20 Nisan 2016 Çarşamba

İstanbul Gümüşsuyu’nda Tarihi Yapı Analizleri

Gümüşsuyu’nda karşılıklı olarak iki koca bina duruyor. Birisi estetik, diğeri ise çirkinlik abidesi olarak yükselen bu iki binayı es geçmek olmaz. Bunlardan ilki Park Oteli ya da bugünkü haliyle Sürmeli Otoparkı. Tabii otoparkın tarihinden bahsedecek değiliz. Park Otoparkı’nın bulunduğu yerde Park Oteli vardı. Ondan da geriye gidersek, otel henüz yokken, yani 19. yüzyılın ikinci yansında bu bölgede İtalyan Elçisi Baron Alberto Blanc’nın konağı vardı. Söylenenlere göre iflasın eşiğine gelen Blanc bu% konağı 1897’de Berlin Sefiri Ahmed Tevfik Paşa’ya sattı.


Tevfik Paşa, İsviçreli eşiyle beraber bu eşsiz Boğaz manzaralı konakta on dört sene yaşadı. Konağın bir kısmının 1911’de yanmasının ardından, Pera Palas ve Tokatlıyan’ın eski günlerinde olmadığım düşünen Tevfik Paşa’nm oğlu Ali Nuri Okday, buraya bir otel yapmaya karar verdi. Otel 1930 yılında “en güzel deniz manzarası anlamında” anlamında Miramare adıyla açıldı.


Bir yıl sonra da Park Otel adını aldı ve kısa sürede özellikle barıyla dünyanın en iyi otellerinden birisi olarak ünlendi. Şüphesiz bu ününe kavuşmasında otelin efsane müdürü ufak tefek, gümüş saçlı, filozof bakışlı, setre pantolonlu Aram Efendi’nin (Aram Hıdıryan) rolü büyüktü. Yahya Kemal on altı yıl boyunca aralıksız otelin müdavimi oldu.


Adnan Menderes İstanbul’a geldiği zamanlarda daima burada kalırdı. Atatürk, İnönü, Celal Bayar, Münir Nurettin Selçuk yine bu otelde kalan ünlü isimlerdi. Bir İtalyan ustanın elinden çıkma gül ağacı ve meşeden oyma ban da otelin kendisi kadar ünlüydü. Rakıcıların kekikli zeytin ve kırmızı biberli küp beyaz peynirinin burada ortaya çıktığı hâlâ söylenir. Fransız gümüşü kaplarda incecik pudra şekeriyle beraber servis edilen cinfizz’i ve kuru üzümlü martinisi de spesiyalleri arasındaydı.


Tango partileri, beş çayları ve özel gecelerle Park Otel kırk yıl boyunca sosyeteyi, edebiyatçıları, ressamları ve politikacıyı kendisine çekmişti. Fakat gün geldi, Türkiye’nin yaşadığı ekonomik sorunları otel de yaşadı. Tüm bunlara Hüton ve Divan gibi konforlu otellerin açılması eklenince, Park Otel 1979 yılında demir kapısını müşterilerine kapattı. Sürmeli Holding tarafından satın alman bina kentin en panoramik yerine yirmi altı katlı “modem” bir otel yapma düşüncesiyle yıkıldı. Yıllar süren hukuki mücadeleyi kazanan İstanbul oldu ve buraya yeni bir beton yığınının dikilmesine son anda engel olundu ama iş işten çoktan geçmiş, güzelim Park Otel yerle bir edilmişti. Neyse ki meşhur ban ve PO yazılı porselen takınılan yeni yapılması düşünülen otele konulması düşünüldüğünden korunabildi.


Alman elçilik olarak hizmet veren yapı 1923’ten sonra Alman Konsolosluğu adını aldı. Aslında Almanya ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki diplomatik üişkiler, Almanya’nın henüz Prusya Krallığı olduğu dönemde başlamıştı. 1865’te Prusya Elçisi olarak İstanbul’a gelen Kont St. Simon, Galata Kulesi yakınlarındaki Yazıcı Sokak’ta, bugün yerinde Doğan Apartmanı’nın yükseldiği eski bir Osmanlı konağı olan Mahmud Paşa Konağı’nda kalıyordu.


Eski konakta bitip tükenmek bilmeyen sorunlar elçiyi isyan noktasına getirmiş ve Berlin’e bir mektup yazmaya zorlamıştı. Tavandan şıpır şıpır damlayan sulardan bahsettiği mektubu, Alman devletini etkilemiş olmalı ki daha büyük ve modem bir elçilik binası yapılmasına karar verildi. 1870’lerin ortalarında Grand Rue de Pera üzerinde yeterince geniş arazi kalmamış olmasının yanı sıra Boğaziçi ve Marmara’ya hakim manzarası Almanları burada bir elçilik binası yapmaya teşvik etmişti.


Yapımına 1874’te başlanan ve 1877’de tamamlanan bina Almanya’nın 1871’de ulusal birliğini oluşturmasından sonra yabancı bir ülkede yaptırdığı İlk elçilik binası olma özelliğine sahip. Mimarı Hubert Göbbels, 1872’de İstanbul’a gelmişti. İstanbul’da projeyi hazırlamasi koşulların ve isteklerin sık sık değişmesi nedeniyle iki yıl surdu. Ama kendisi bu önemli yapısının bittiğini göremeden 1874’te genç yaşta öldü. Binanın inşaatı yardımcısı Albert Kortüm tarafından tamamlandı. Mimar Göbbels, bir diğer projesi olan Alman Hastanesi’nin de bittiğini göremedi. Hastane ölümünden sonraki üç yılda inşa edildi. Binanın dört köşesinde bir zamanlar kartal figürleri bulunuyordu. Bu özelliğinden dolayı binaya Kuş Sarayı (Pala-is d’Oiseau) adı verilmişti.


Dönemin Alman gazeteleri bu figürleri “Avrupa ve Asya’yı kucaklamak isteyen” kartallara benzeterek Alman İmparatorluğu imgesini vurgularlar. Ancak, Almanlar Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup ayrılınca, 1918’den sonra bu figürler kaldırıldı.


Alman Konsolosluğumun hemen karşı çaprazında Gümüşsüyü Askeri Hastanesi yer alıyor. Sultan Abdülmecid Gümüşsüyü Kışlası’ndaki topçu askerlerin tedavileri için bu hastaneyi yaptırmıştı. Hastaneyi İngiliz Konsolosluğu’nun miman W.J. Smith 1850’de tamamlamıştı. Hastanenin bir diğer özelliğiyse Osmanlı’da sıcak su ile ısıtılan ilk bina olması. Caddenin karşısındaki Japon Konsolosluğu binası ise OsmanlI Bankası’nın eski müdürlerinden Arnavut asıllı Rum olan Pan-galis Beyün evi olarak 1904’te inşa edildi. İnönü Caddesi üzerinde günümüzdeki tek ahşap bina olan üç katlı konak Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Japon Elçiliği olarak kiralandı, 1928’de de Japonya’nın malı oldu. 1937’de elçilik Ankara’ya taşınınca, önce Japon elçisinin yazlık konutu, sonra da Japonya’nın İstanbul Başkonsolosluğu oldu. Almanya ve Japonya’nın dünya siyasetine geç girmesi bir bakıma Pera’da da kendini hissettiriyor.


Gümüşsüyü ve Ayaspaşa günümüzde de İstanbul ve Beyoğlu’nun seçkin yerleşim bölgelerinden birisidir. Eskisi 19. yüzyıl başından kalan apartmanlarda, aralarında tanınmış isimlerin de bulunduğu sanatçı, edebiyatçı, doktor, mühendis gibi orta-üst ve üst sınıfa mensup kişiler oturmaktadır.


Park Oteli ve Alman Konsolosluğu’nun ortasındaki yokuştan inildiğinde, Selime Hatun Camii ve aşağısında sağda Süryani Katolik Patriklik Binası bulunuyor. Oradan sonra da Kabataş’ın inişli çıkışlı dar sokaklarına gidiliyor. Aralarında “Sormagir”, “Pürtelaş”, “Çifte Vav” gibi ilginç isimli olanları da var. Arazi oldukça dik olduğu için, İstanbul’un en bildik merdivenleri ve yokuşları da Ayaspaşa’nın alt taraflarında bulunuyor. Ancak, kitabı Beyoğlu ile sınırlı tuttuğumuz için oralara girmeyerek geziyi burada noktalıyoruz.


 


 

7 Nisan 2016 Perşembe

Tarihle Dolu Modern Bir Müze “Pera”

Pera Palas’a geldik. Burayı bu kadar bilindik yapan birçok neden var. Öncelikle, Tepebaşı’nm en görkemli ve en ünlü oteli olan Pera Palas, Türkiye’nin (daha doğrusu Osmanlı İmparatorluğu’nun) ilk beş yıldızlı oteli. Yapıldığı yıllarda hiçbir otel Pera Palas’ın temizliğine, konforuna ve gösterişine sahip olamamıştı. 1955’te Hilton Oteli yapılana kadar da uzun yıllar da tek beş yıldızlı otel olarak kaldı.


Pera Palas, 1891’de az önce uzunca bahsettiğimiz mimar Vallauri tarafından ünlü Orient Ekspress treninin zengin yolcularını ağırlamak amacıyla inşa edildi. Uluslararası Büyük Oteller Kumpanyası (Compagnie Internationale des Grands Hotels) adlı şirket tarafından yaptırılan ve yapımı on yıl süren otel, yapıldığı günlerde Tepebaşı’mn en yüksek binasıydı. Bu dokuz kadı otelin hantal yapısı, hepsi birbirinden farklı neo-klasik cephe düzenlemeleriyle zenginleştirilmişti. Otelin iç dekorasyonunu yapan Vagon-Li (Wagon-Lits) şirketi tüm malzemelerin en kalitelisini kullanmıştı. Günümüzde otelin birçok mobüyası, sıhhi tesisatı, kapı kollan, elektrik donanımı orijinal olup yapıldığı günden bu yana kullanılmaktadır. Açıldığı günlerde çevresindeki bazı binalar gibi Amerikan Konsolosluğu da elektriğini Pera Palas’tan alıyordu.


Pera Palas uzun tarihi boyunca özellikle de işgal günlerinin İstanbul’unda birçok ünlü ismi ağırladı. Mustafa Kemal, İstanbul’da olduğu günlerin çoğunda Pera Palas’ta kalmıştı. Bunun dışmda İsmet İnönü’den Mısır Hıdivi Abbas’a, İran Şahı Rıza Pehlevi’den ünlü aktris Greta Garbo’ya kadar Pera Palas’ta kalmış isimlerin listesi otelin lobisindeki panoda duruyor. Otel, tansiyonu yüksek ve kanlı olaylara da sahne oldu. 1941 Mart’ında, yani İkinci Dünya Savaşı’nm en hareketli günlerinde İngiltere’nin Sofya Büyükelçisi Sir Rendall, içkisini almak üzere bara doğru ilerlerken, antrenin mermer merdivenlerine bırakılan bavullardan birisi patladı. Büyükelçi sağ kurtulsa da olayda ikisi polis dört kişi öldü ve lobi büyük hasar gördü.


Otelin koridorları esrarengiz olaylarla doluydu. Bunlardan en ünlüsü şüphesiz Agatha Christie ile ilgili olanı. Dünyaca ünlü İngiliz kadın romancı Agatha Christie, on bir gün süreyle kaybolduğunda gelip Pera Palas Oteli’nin 411 numaralı odasında kalmıştı. 1920’li yıllardaki bu ortadan kaybolma ve ardındaki gerçek ancak yetmişli yılların sonunda Los Angeles’ta oturan ünlü medyum Tamara Rand tarafından ortaya çıkarılmıştı.


Kılığı beğenilmeyince otele alınmayan Mersinli Rum Fetros Bodosa-ki sinirlenerek 1915 yılında oteli satın aldı. Bodosaki, oteli işlettiği süre boyunca yalnız yabancı, özellikle de Yunan bayraklarıyla süslemiş, Türk bayrağı astumamıştı. 1919’da oğlu Torna Anastiadis oteli devraldı ancak işletemeyerek zarar ettirince otele haciz geldi.


Önce devlet tarafından işletilmeye başlanan otel 1928 yılında Atatürk’ün Suriye günlerinden yalan dostu Misbar Muhayyeş tarafından satın alındı. Muhayyeş-çocuğu olmadığı için 1949 yılında bir vakıfname hazırladı ve her yıl bayramlarda elli fakir çocuğun giydirilmesnıi ve otelin yıllık kira gelirinin Darüşşa-faka, Darülaceze ve Verem Savaş Demeği arasında bölüştürülmesini vasiyet etti. Uzun yıllar vakıflar tarafından işletilen otelin hisselerinin büyük bir kısmı özel teşebbüsün elinde bulunuyor.


Pera Palas Oteli’nin yanındaysa Natanson adlı bir Yahudi’nin 1911 yılında açtığı Garden Bar bulunuyordu. Kapısında her daim üniformalı bir Rus generalin durduğu Garden Bar’ın “Kazaska Kralı Büyük Kazbek” türünden, sabahlara dek süren şovları oluyordu. Garden Bar 1939 yılında bir gece yerle bir oluverdi.


Pera Palas’ın tam karşısında küçük bir lokanta var. Burası, İstanbul’da İran yemekleri yapan yegane yer. Gerçi biraz reklama girdik ama bahsetmekte zarar yok; İran mutfağı denince ilk akla gelen, ince uzun bir tür pirinçten yapılan İran pilavı “çilav” ile bazı ülkesel ve yöresel et yemeklerini burada tatma şansınız vardır.


 


 

2 Nisan 2016 Cumartesi

İstiklal Caddesinde Sıra Dışı Bir Tur “San Antuan Kilisesi”

Şimdi, yeniden İstiklal Caddesi’ne çıkalım. Sağa dönüp derlemeden önce sol tarafa bir göz atalım. Sol tarafta, ince işçiliğiyle dikkatimizi çeken köşedeki bina bugün Beyoğlu Anadolu Lisesi olarak kullanılan, bir zamanlar önünden Karaköy-Galatasaray dolmuşlarının kalktığı English High School for Giriş (İngiliz Kız Lisesi). Kırım Savaşı sırasındaki İngiliz desteğine karşı Osmanlı’nın yapmış olduğu jestlerden biri de bu okul. Sultan Abdülmecid arsayı 1858 yılında Lady Redcliffe’e bir okul kurması için tahsis etmişti. Arsada daha önceleri Fransız Hanedanlığının bir kolundan gelen Franchini Longueville’in evi bulunuyordu.


Kilisenin az ilerisinde ise Beyoğlu İş Merkezi var. Bu alan, üzerine iş merkezi yapılmazdan önce alan geniş bir top sahasıymış ve mahallenin gençleri arasında Tarzan Mahallesi diye bilinirmiş. Çünkü top arkadaki Fransız Elçiliği’nin bahçesine kaçtığında duvardaki sarmaşıklara tutunarak gizlice bahçeye inmek ve bekçiye yakalanmadan topu almak maharet istermiş. Nereden nereye…


Beyoğlu İş Merkezi’nin yanındaki çıkmaz sokakta Muammer Karaca Tiyatrosu bulunuyor. İlk açıldığı zamanlarında tiyatroya gelen dönemin belediye başkanı Fahrettin Kerim Gökay, “Tiyatronun çıkışı yok, belediye nasıl müsaade eder?” diye çıkışan bir vatandaşa tüm hazırcevaplığıyla “Millete önce tiyatroya gitmeyi öğretelim, onlar nasılsa çıkmasını da bilirler!” demişti. Zaman, Gökay’ı haklı çıkarmış olmalı. Türkiye’nin ikinci özel tiyatrosu elli iki yılı geride bıraktı. Muammer Karaca’nın özellikle Cibali Karakolu adlı oyununu izlemeyen İstanbullu kalmamıştır.


Yeniden caddeye çıkalım ve Galatasaray yönüne doğru yürüyelim. Sağda geçtiğimiz Eski Çiçekçi Sokak küçücük, ancak önemli bir sokak. Bir zamanlar adı Linardi olan sokakta İtalyan Birliği’nin kurucusu Giusseppe Garibaldi’nin kaldığı ev bulunuyor. Madam Sauvagio’ya ait olan evin hangisi olduğunu kesin olarak bilemiyoruz. Eski Çiçekçi Sokak’ta bir zamanlar İtalyan havası hissediliyordu. Sokağın köşesinde Lorenzo Bertoli’ye ait Bella Napoli isimli İtalyan restorem bulunuyordu. Aslında restoran yerine bize İtalyanlardan gelen “lokanta” sözcüğünü kullanmak daha doğru.


Söz açılmışken, Beyoğlu’nda zaman içinde çeşitli diller etküi olmuştu. Bu diller arasında en fazla konuşulanlar Fransızca, İtalyanca, Rumca, Latince, Arapça ve Farsça’ydı. Günümüz dünyasının en yaygın dili İngilizce ise Beyoğlu’nda daha geç görünmüş ve daha az etkili olmuştu. Rusça ise Beyaz Ruslarla birlikte en son gelmişti. Beyoğlu’nda kullanılmaya başlayan ve daha sonra Türkçe’ye yerleşen birçok İtalyanca kelime vardı. Bunlardan bir kısmı denizcilik (bandıra, borda, güverte, ıskarta, iskele), bir kısmı gündelik yaşam ile ilgili veya argo olarak Türkçe’ye geçmiş kelimelerdi. Avanta vermek, baston yutmak, çaçaron kadın, dümen yapmak, falso yapmak, façasını almak, piyasa yapmak, furya, soytarı, fiyaka, kalantor, riziko… Liste daha da uzatılabilir.


Konumuza dönelim. Eski Çiçekçi Sokak, İtalyan tarihi ve kültüründen izler taşıyor. Sokağın bir başka özelliği daha var. Burası, Zürafa ve Abanoz Sokakları ünlü olmadan çok önceleri Beyoğlu’nun fuhuş merkeziydi. Madam Muanniki’nin, Madam Sofiya’nın ve Madam Marika’nın evlerinde “Çiçekçi’nin Gülleri” bulunurdu. Sokakta sadece fuhuş yoktu. Gizli aşklar, ensest ilişkiler, kıskançlıklar, bıçaklamalar, hatta kanlı cinayetler ve intiharlar sokakta eksik olmazdı. Ne zaman ki San Antuan (Saint Antonio di Padoa) Kilisesi yapıldı, o zaman sokak huzura kavuştu.


San Antuan Kilisesi’ne geldik. Oldukça yeni bir kilise olan yapı, Katolik Hıristiyanların (Fransiskenlerin) en büyük kilisesi. Aslmda Fransiskenlerin Pera’da 1700’lü yıllardan kalma bir kilisesi olduğu biliniyor. Ancak 1904’te İstiklal Caddesi’ne tramvay yolu yapılırken kilise ortadan kaldırıldı ve yeni kilise için Concordia Tiyatrosu’nun bulunduğu alan belirlendi. Concordia Tiyatrosu yıkıldı ve San Antuan Kilisesi’nin temeli atıldı. II. Abdülhamid döneminde temeli atılan kilise altı yıl sonra, 1912 yılında V Mehmed’in (Mehmed-Reşad) saltanatı sırasında açüdı. San Antuan’a sadece kilise demek de doğru olmaz, kilise binasını tamamlayan ve akar getiren apartman da kilisenin içerisinde bulunuyor. Kilisenin mimarı, az önce bahsettiğimiz İstanbul doğumlu İtalyan Guilio Mongeri.


Milano’da eğitim görmüş olan Mongeri, eserini İtalyan tarzında inşa ederken Kuzey İtalya’nın Neogotik kiliselerinden esinlenmiş olmalı. Müano’daki ünlü Academia di Brera’da öğrenim gören Mongeri’nin ilginç bir mimarlık kariyeri vardı. Henüz otuzlu yaşlarında Neo-gotik akımı kendi yorumlamasıyla yaptığı San Antuan’dan sonra Neo-Bizans ve Neo-Osmanlı tarzlarını da denedi. En sonunda da modernizmle tanıştı. San Antuan bir iddiaya göre de dünyadaki ilk betonarme kiliselerden biri. Latin Haçı şeklinde tasarlanan yapı 50 metre uzunluğunda ve 20 metre yüksekliğinde. Cadde cephesindeki Cenova kenti arması dikkatimizi çekiyor. Avluya bakan locada, kemer aralıklarında ve parapetlerde ise Pisa, Floransa, Amalfi, Venedik, Ferrera, Urbino, Lucca gibi diğer İtalyan kentlerinin armaları dikkati çekiyor.


Ortaçağda hepsi birer prenslik olan bu şehirler, zamanında İstanbul tarihinde önemli rol oynamışlardı. San Antuan’ın arkasında az bilirden bir gerçek de saklı. Her ne kadar ön cepheden belli olmasa da, kilisenin arka cephesi epey eğimli arazi üzerine kurulu olduğundan altında bir küçük kilise daha var. Bu gizli kalmış küçük kiliseyi de artık İstanbul’da küçük bir cemaati olan Katolik Keldani cemaati kullanıyor. San Antuan’ın Katolik dünyası için önemi o kadar fazla ki, 1967’de Türkiye’yi ziyaret eden Papa VI. Paul, Türk topraklarındaki ilk ayini burada gerçekleştirmişti.


 

1 Nisan 2016 Cuma

İstiklal Caddesi’nde Tarihi Bir Tur ve Galatasaray Lisesi

Son allarda kabuk değiştirmeye başlayan Beyoğlu’nda eskiden kalma apartmanları restore edip ya konut ya da işyeri, sanat galerisi, lokanta, kafe, vs. olarak kullanmak moda oldu. Restorasyon binanın orijinalliğini koruduğu ve Fransız Sokağı’nda olduğu gibi çevresinden kopartıp almadığı sürece, bu tarz çalışmalar bu tarihi binalara yeniden hayat veriyor. Suriye Pasajı, Şark Oryantal Pasajı, Melek Sineması derken sıra Mısır Apartmanı’na geldi.


Mısır Apartmanı, bir zamanların Concordia Tiyatrosu olan San Antuan Kilisesi’ni geçer geçmez karşımıza çıkıyor. Kimilerine göre Art Nouveau, kimilerine göreyse Avrupa modemizmi ve arabeskle karışık bu binayı Mısır Hıdivi Abbas Halim Paşa, kışlan kalmak için 1870 yılında inşa ettirmişti. Mısır Apartmanı, aynı yıl çıkan Büyük Beyoğlu Yangını’nın hemen ertesinde yapıldığı için Beyoğlu’ndaki ilk beton binalardan birisi olma özelliğinde.


Bilindiği üzere Mısır’da Hıdivlik babadan oğla geçiyordu. Abbas Halim Paşa da, Hıdiv Abdülhalim Paşa’nın oğluydu. Hıdiv sülalesinden binanın son sahibi Abbas Halim Paşa’nın yeğeni, Said Halim Paşa’nın oğlu Halim Paşa’ydı. Daha sonra bina Halim Paşa’nın varisleri arasında paylaştırılıp apartmana dönüştürüldü. Apartmanın daireleri de ev ve işyeri olarak kullanıldı. Alt katında uzun yıllar ünlü Lazzaro Franco mefruşat mağazası bulunuyordu.


Mısır Apartmanı’mn sakinleri arasında Dekorasyon mağazasının sahibi antika uzmanı Selahattin Sırmalı ve ünlü diş hekimi Barry de vardı. Apartmanda yaşayan en önemli kişi Mehmed Akif Ersoydu. Milli şair Mehmed Akif Ersoy, 1925 yılının Ekim ayında Abbas Halim Paşa’nın davetlisi olarak birlikte Mısır’a gitmişti. Şair, on yıl kaldığı Mısır’da Kuran-ı Kerim’in Türkçe’ye çevrilmesi üzerinde çalışmış ve Kahire Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı hocalığı yapmıştı. 1936 yılında siroza yakalanan Ersoy, isteği üzerine İstanbul’a getirilip Mısır Apartmanı’nda bir daireye yerleştirildi. Tedavisi sonuç vermeyince de yeni yıla kısa bir süre kala öldü. Şairin son günlerini yaşadığı ve dünyaya gözlerini kapattığı apartmanın giriş kapısında ünlü şairin anısına bir plaket bulunuyor.


Daha sonraki dönemde apartmana iki yeni diş hekimi ve bir terzi daha taşındı. En üst katta Onnik Kumruyan’m, altındaysa Galatasaray Spor Kulübü’nün eski başkanlarından Faruk Süren’in babası Arşak Sürenyan’ın muayenehaneleri bulunuyordu. Terzi Selçuk Kaksan ise hem kumaş satıyor hem de terzilik yapıyordu. Aynı zamanda da İstanbul Radyosu’na skeçler yazıyordu. Mısır Apartmanı, Haliç kenarındaki Sveti Stefan Bulgar Kilisesi, Tokatlıyan Oteli ve Cibali Tütün Fabrikası’m da inşa eden Ermeni Mimar Hovsep Aznavuryan’ın eseri.


Galatasaray Lisesi


Mısır Apartmanı’m da geride bırakarak Galatasaray Meydanı’na kadar gidelim. Meydanda durduğumuzda doğal olarak dikkatimizi en çok çeken yapı dökme demirden devasa kapısı ve geniş arazisiyle Galatasaray Lisesi oluyor. Galatasaray Lisesi, Mekteb-i Sultani olarak 1868’de açıldı. Yıllar boyunca da Enderun’a (saray mektebi) iyi eğitim almış eğitmenler yetişirdi. Ancak burada bir eğitim kompleksinin bulunmasının öyküsü çok daha gerilere uzanıyor.


Evliya Çelebi’nin anlattıklarına göre, Sultan II. Bayezid fırtınalı bir kış günü çıktığı tepede fırtınaya yakalanarak büyük bir bahçe içerisinde küçük ve bakımsız bir kulübeye sığınır. Kulübedeki yaşlı adam ağırladığı kişinin sultan olduğunu bilmeksizin bir kap sıcak yemek verir ve yolunu kaybetmiş avcıyı fırtınadan kurtarır. Sultan Bayezid, yaşh adama “Sen benim hayatımı kurtardın, benden ne düersin” diye sorar.


Yaşlı adamsa kendisi için bir dileğinin olmadığım söyler. Bayezid, bunun üzerine sultan olduğunu itiraf eder ve adam ne dilerse yerine getireceği konusunda ısrar eder. Yaşlı adam da sultandan “bu geniş bahçeye bir okul yapmasını, devlete okumuş evlatlar yetiştirmesini” diler. Sultan II. Bayezid de, küçük kulübesinin önünde san ve kırmızı güller yetiştiren bu ermişin dileğini yerine getirir ve bahçeye bir mektep üe bir darüşşifa (hastane) yaptırır. Bu hikâye yıllarca düden dile dolaşır ama ermişin adının ne olduğu bilinmez. Herkes onu Gül Baba diye bilir. İşte az önce türbesini gör düğümüz Gül Baba’nın ve Galatasaray’ın öyküsü böyle.


Osmanlı’da Enderun’a gelen talebelerin ilköğrenimlerinin verileceği bir mektebe uzun zamandır ihtiyaç vardı. İşte bu ihtiyacın sonucunda Galatasaray Lisesi ilk olarak Galatasaray Ocağı adıyla açıldı. Yaklaşık üç yüzyıl boyunca da saraya içoğlanı yetiştirdi. 1820 yılına gelindiğinde de Mekteb-i Tıbbiye olarak hizmet vermeye başladı. Galatasaray Lisesi’ndeki Fransızca geleneğinin ortaya çıkmasıysa sonralara rastlar. 18. ve 19. yüzyıllar boyunca Avrupa’da en yaygın dil Fransızca’ydı. Özellikle de diplomasi dili Fransızca’ydı. Osmanlı’da da Fransızca konuşan bir grup vardı. Bunlar “dragoman” derilen yabancılar, çoğunlukla da Ermeniler ve Rumlar’dı. Dragomanlar Fransızca’nın yanı sıra, Latince, Rumca, İngilizce ve hatta bazı Balkan dillerini bildikleri için Osmanlı hâriciyesinin temel direğiydi. Uzun yıllar imparatorluğa hizmet verdiler. Ancak, ne zaman ki 1789’da Fransız Devrimi patlak verdi ve devrimin etkileri kısa sürede Osmanlı’ya ulaştı, o zaman işler değişti. Fransız Devrimi tüm Avrupa’daki ulusların milliyetçilik duygularım ateşledi. Bundan en çok etkilenenler de şüphesiz Avusturya-Macaristan ve Osmanlı gibi çokuluslu imparatorluklardı.


İlk olarak Sırplar, hemen ardından da Yunanlılar 1820’lerde ayaklandılar ve bağımsızlıklarını ilan ettiler. Yunanistan’ın sekiz yıl süren bağımsızlık mücadelesinde dragomanların bilgi sızdırdıkları ya da yanlış istihbaratta bulundukları ve Osmanlı’yı arkadan vurdukları iddia edildi. Böylece, Osmanlı hâriciyesinde dragoman devri kapandı. Artık hâriciyenin özünü Türkler oluşturacaktı. Tüm bu gelişmeler 1830’lu yıllara, yani Tanzimat dönemi ve OsmanlI’nın Batıklaşma sürecine denk geliyor. İlk iş olarak bir grup öğrenci ve aydm Fransa’ya gönderildi. Ancak bu aşı tutmayınca Osmanlı topraklan içinde Fransızca eğitim veren bir kurumun açılmasına karar verildi.


Mekteb-i Sultani 1 Eylül 1868 günü Sultan Abdülaziz’in de katıldığı bir törenle açıldı. Başlarda sadece lise eğitimi veren okul 1908 yılından itibaren, dönemin okul müdürü Tevfik Fikret Bey’in çabalan sonucu ilk, orta ve lise eğitimi vermeye başladı. Cumhuriyet kurulup tüm Osmanlı kurumlan tasfiye edilince de Mekteb-i Sultani Galatasaray Lisesi’ne dönüştü.


Galatasaray Lisesi, yüz yılı geçen tarihi boyunca toplumun her kesiminden çok önemli isimlerin yetiştiği bir okuldur. Öte yandan, dünyada laik eğitim sisteminin adı bile yokken, kurulduğu yıldan itibaren Müslüman, Yahudi ve Hıristiyan öğrencilerin bir arada eğitim gördüğü yer olmuştur.


Galatasaray’ı önemli kılan ve Türkiye’de ve Avrupa’da bir marka haline getiren bir özelliği daha var; 1905 yılında okulun öğrencilerinin kurduğu ve ilk başkanlığım Ali Sami Yen’in yaptığı spor kulübü. Galatasaray Spor Kulübü, Türkiye’nin “Üç Büyüğü”nden birisi olarak yüz yılı aşkın süredir Türk sporuna hizmet veriyor.


Galatasaray Meydanı’nda 1973’te Türkiye Cumhuriyeti’nin 50. yılı anısına heykeltıraş Şadi Çalık’ın çelik borulardan yaptığı ve cumhuriyetin dinamizmini temsil eden heykeli görüyoruz. Bugün Yapı Kredi Kültür Merkezi’nin ve heykelin bulunduğu yerde bir zamanlar on altı dükkan ve on altı daireden oluşan Galatasaray Pasajı bulunuyordu. Lüks gıda maddeleriyle ün yapmış Teofanidis Şarküterisi, berber ve lostra salonu Hristo, ünlü kundura mağazası Matras ve konfeksiyon mağazası Spiegel burada yer alıyordu.


Galatasaray Meydanı’nın diğer köşesinde, liseye bitişik olarak (bugün büfe ve telefon kulübeleri olan yerde) ise Beyoğlu Polis Merkezi vardı. 1849’da askeri bir karakol olarak yaptırılan bina, uzun yıllar Beyoğlu Mutasarrıflığını barındırdı. Cumhuriyetten sonra da Beyoğlu Polis Merkezi’ne dönüştü. Arkasında büyükçe bir hapishanesi de olan binanın tümü 1940’ta yıkıldı.


 


 

27 Mart 2016 Pazar

İstiklal’den Aşağıya Yürüyüş Turu

Sancta Terra’yı da geçerek yokuştan aşağıya indiğimizde geniş bir meydana ulaşıyoruz. Sağ tarafta İstanbul’daki en eski elçilik binası olan Palazzo di Venezia, yani Venedik Sarayı bulunuyor. Günümüzde İtalyan Konsolosluğu olan, 18. yüzyıldan kalma bina uzun geçmişinde birçok olaya da tanıklık etmiş.


Ceneviz ve Venedik, bir dönem bütün Akdeniz’e yaydmış iki güçlü devletti. Bu iki devletin İstanbul’da da birer kolonisi bulunuyordu. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u fethettikten sonra da Cenovalılarla Venediklüeri yerlerinde bıraktı. Daha sonraları Kırım ve Trabzon’u aldığında, bu şehirlerdeki aileleri de İstanbul’a getirtti. Fetihten imparatorluğun yıkılışına kadar Ceneviz ve Venedik, İstanbul’da kendi kültürlerini sürdürmeye devam ettiler. Hatta, Cenova Zecchino’su Pera’da kullanılan bir para birimi olmayı yıllar boyu sürdürdü. Özellikle Venedik, ticarette olduğu kadar diplomaside de söz sahibiydi, “bailo” ya da “balyos” adını verdikleri elçileri vardı.


Venedik’in İstanbul’daki balyosları da 1695’ten itibaren bu binada kalmaya başladılar. 18. yüzyılda uluslararası çapkın-diplomat-casus ve gurme Casanova’ya da ev sahipliği yapan bina şans eseri Beyoğlu’ndaki hiçbir yangından zarar görmeyerek bugüne kadar geldi. Ana girişin üzerindeki aslan kabartması Venedik Devleti’nin sembolü.


Venediklilerin saraydaki sefası tam yüz yıl sürdü. 1797’de Napolyon, Venedik’i ele geçirince, saray da Fransızların malı oldu. Hatta Fransız Elçisi hemen saraya yerleşiverdi. Ancak Fransız Elçisi’nin sefası sanıldığından da kısa sürdü ve Napolyon yenilip Fransa güç kaybedince Venedik, Viyana Kongresi’yle Habsburglar’a (Avusturya-Macaristan) bağlandı. 1870’lerde İtalya ulusal birliğini kurmasına kurdu ama saray yine de Avusturyalılar’da kaldı. Nihayet Birin-A ci Dünya Savaşı sona erip Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ortadan kalkınca, tam 122 yıl sonra, 1919’da İtalyanlar gelip saraylarını  geri alabildiler. Avusturya Elçisi’ne de Teşvikiye’de bir apartman dairesine sığınmak kaldı.


Venedik ve Cenovalı ailelerden, İstanbul’un kent kültürüne, siyasetine ve ekonomik hayatına damgasını vuran pek çok kişi yetişti. Bu ailelerden bazdan dönemin çalkantılı siyaseti içinde Alman, Avusturya, Fransız, hatta Osmanlı uyruğuna geçti. Alphonse Belin’in yazdığı Historie de la Latinite de Corıstantinople adlı eser bu aileleri anlatan en iyi kaynak durumundadır. İlerleyen bölümlerde bu ailelerden isimlerle sık sık karşılaşacağız, ancak yeri gelmişken adından da anlaşılacağı üzere Girit kökenli Gritti Ailesi’nden bahsetmekte fayda var.


Venedik Cumhuriyeti tarihinde önemli bir yere sahip bu aileden Andrea Gritti İstanbul’da buğday ticaretiyle uğraşarak çok zengin oldu ve lüks bir yaşam sürdü. Venedik-Osmanlı ilişkilerinde önemli söz sahibi olan Gritti zaman içinde Venedik Cumhuriyeti’nin başına geçti.


Venedik’i Rönesans’ın zirvesine taşıdı. Gritti’nin Rum asıllı bir İstanbullu kadından olan dört çocuğunun dışında bir de gayri meşru çocuğu oldu. Aloisio Luigi isimli bu oğlan çocuğu baskılar yüzünden Venedik’te bannamayarak İstanbul’a geldi. Safran, şarap, altın, gümüş, tuz ve buğday ticareti yaparak servet edinen Luigi, babasının evine yerleşti. Müslüman olduktan sonra “Bey’in oğlu” diye anılmaya başlandı. Nereden nereye geldik? Beyoğlu’nun hikayesinin Venedik Sarayı civarında yaşamış bir İtalyan’dan gelebileceğini kim kestirebilirdi…


Venedik Sarayı’nın az ilerisinde İtalyan Lisesi, onun karşısında da Eski İtalya Oteli bulunuyor. Tüm bu binalarla hoş bir İtalyan siluetinin hakim olduğu meydanın sol tarafında da Fransız havası hissediliyor.


 


 

25 Mart 2016 Cuma

Avrat Pazarı, Esir Ticareti ve Arkadios Sütunu

Avrat Pazarı “Cerrahpaşa”


Yedinci tepeyi süsleyen Cerrahpaşa, Bizans döneminin önemli dini merkezlerinden biriymiş. OsmanlIlar da aynı önemi verip muhteşem yapılarla süslemişler semti, kısaca elinizi sallasanız tarihe çarpıyor. Buna rağmen neden bu kadar az ziyaret edilir anlamak mümkün değil yan yana ditilmiş evleri, daracık sokaktan 1le tipik bir eski İstanbul resmi veren semt bir dönem esir pazarının da kurulduğu yermiş. Burası “yolu düşünce gezilecek” bir yer değil, aralarında Haseki ve Hekimoğlu Ali Paşa camileri, Bulgur Palas ve Arkadios Sütunu’nun da olduğu başyapıtlar dizisini keşfetmek için “yolun özellikle düşürüleceği” bir yer.


Bir suriçi semti olmasına ve Üsküdar (sy. 498) gibi muhteşem cami külliyeleri ile donatılmasına rağmen Cerrahpaşa turistlerin klasik rotası arasında yer almaz. Aslında Aksaray’a (sy. 086) yakınlığından ötürü ulaşımı da çok kolaydır. Cerrahpaşa adım, geleceğin padişahı III. Mehmed’in sünnetini yapan ve bu nedenle “cerrah” unvanı ile ödüllendirilen saray doktoru Cerrah Mehmed Paşa’dan almış.


Günümüzde pek bir iz kalmamış olsa da Arkadios Sütunu’nun civan bir zamanlar cariyelerin satıldığı Avrat Pazan’ymış. Aksaray’da tramvaydan inin, Cerrahpaşa Caddesi boyunca Marmara Denizi’ne doğru yürüyün ve Namık Kemal Caddesi köşesinde bugün bir çay evi olan XVIII. yüzyıl eseri Ebu Bekir Paşa Okulu’nun binasını bulun.


Avrat Pazarı’na hoş geldiniz! İstanbul’u koruması için yedi tepesine dikilen 24 adet tılsımdan biri olduğuna inanılan Arkadios Sütunu burada olduğu için meydana Forum Arkadios adı verilmiş. Burası Bizans döneminde köle ticareti yapanların merkezi olarak kabul edilirmiş. Osmanlılar zamanında da aynı işlevi “Avrat Pazarı” adıyla XIX. yüzyıl ortalarına kadar sürdürmüş. Kimine göre de köle pazarı değilmiş, satıcıların kadın olduğu bir pazarmış.


Esir Ticareti


Kulağa çok kötü geliyor değil mî? Ancak pek çok insanın düşündüğünün aksine Osmanlı İmparatorluğumda nüfuzlu bir konuma yükselenlerin çoğu, padişah anaları hatta sadrazamlar bile saray yaşamlarına esir olarak başlamış. Korsanlar tarafından ele geçirilen ya da imparatorluğun çeşitli bölgelerinden vergi misali toplanan, devşirme denilen bu insanların çoğu aslında Hıristiyanmış, sonradan Müslüman olmuşlar. Haremdeki cariyeler bir yana, güçlü Valide Sultan’ın bile başlangıçta bir köle olduğuna inanmak çok zor. Yolu esir pazarından geçen ünlüler arasında Hürrem, Kösem ve Sultan III. Selim’in annesi Mîhrişah Sultan da var; Pazar 1847’de kapanmış ama esir ticareti şehrin farklı köşelerinde 1922’ye kadar sürmüş.


Arkadios Sütunu


Eğer Cerrahpaşa Caddesinden devam edip Haseki Kadı Sokağindan sola dönerseniz Bizans’tan bu zamana gelen ender eserlerden birine rastlarsınız. Bugün yoğun bir yapılaşmanın etkisi altında olan Haseki Hürrem Camii’nin yanındaki bölge, bir zamanlar İmparator Arkadius’un Arkadios Forumu yani meydanıymış.


402 yılındaki zaferlerini ilan etmek için imparator Roma’daki Trajan Sütunu’na benzer bir sütunu şehrin yedinci tepesine diktirmiş. İstanbul’u koruduğuna inanılan tılsımlardan biri olarak kabul edilen sütunun üzerinde şehrin ufuklarını gözleyen güzel bir peri heykeli varmış ilk zamanlar. Evliya Çelebi’ye göre peri heykelini kaldırtan Konstantin gözcülerin tehlike anında çaldığı çanlar yerleştirmiş sütunun tepesine. 421 yılında II. Theodosios bu sütunun üstüne babasının atlı bir heykelini koydurmuş, ancak bu heykel 704 depreminde düşüp parçalanmış. Civardaki binaların üstüne çökebileceği korkusuyla 715 yılında yıkılan sütundan bugün sadece iki bina arasına sıkışan ve büyük kısmı bir ağaç tarafından gizlenen kaidesi kalmış.


 

22 Mart 2016 Salı

İstanbul Gerçekten Kozmopolit Mi?

Mihrimah Sultan Camii’nden on dakika yürüyüş mesafesinde, Sultan Çeşme Caddesi’nde, Salmatomrukdiye geçen muhitte son günlerini yaşayan sıra dışı bir bina var. İstanbul’un yegâne ahşap sinagogu olan İştipol, yüksek duvarların arkasına saklanmış, camlarına tahtalar çakılmış. Adeta “ben buraya ait değilim, yanlışlıkla yolum düştü” der gibi. Yanındaki binalarda oturanlarla konuştuk. Geçmişte Yahudi komşularıyla çok iyi ilişkileri olduğunu söylediler. O zaman bu insanlar nereye kayboldular? İstanbul’un birçok semtinde artık çok homojen bir yapı var.


Kiliselerin ve sinagogların neredeyse tamamı sürekli kapalıdır. Sinagoga ait dükkândaki kiracıyla konuşmaya çalıştık, o binanın sinagog olduğundan haberdar bile değildi. Biraz gerideki Meryem Ana Rum Kilisesi’nin kapısında hiç bir tabela yoktu. Karşıdaki dükkâna girip adını sorduk. “Orada kilise mi var?” şeklindeki cevaba, buz gibi bir bakış eşlik etti. Sinagogun karşısında üç adet ahşap bina var. Bakımsızlıkları iç acıtıyor. Cumbalarının altındaki Davut Yıldızı bu evlerde, vaktinde üç Yahudi kardeşin oturduğunun bir kanıtıdır. Bu tarz semboller gördüğümüzde evin yeni sakinlerine bahsetmiyoruz, gavur işareti diye söküyorlar. Bu bölgede eskiden bir de Kastoria Sinagogu varmış, onun da sadece kapısı kalmış geriye. Biz bu kitabı yazarken sürekli dinlerin kardeşliğinden bahsedilen, ezan sesine çan seslerinin karıştığı söylenen İstanbul’u bulmakta çok zorlandık. Tam tersi hep hüzün hikâyeleriyle karşılaştık. İstanbul’un kozmopolitliği yitmiş, geçmişte kalmış, taşra şehri basmış, fil kristal dükkânını talan etmiş.


Aetios Sarnıcı


Vefa Stadı maç seyrederken oturduğu yerin bir dönemin tarihini yansıttığını kaç kişi bilir? Bugün bir futbol sahasına ev sahipliği yapan ve bir zamanlar İstanbul’daki dört açık hava sarnıcından biri olan yapı 244 metreye 85 metre boyutlarında. Muhtemelen 421 yılında Aetios tarafından yaptırılmış. Osmanlı döneminde pek rağbet görmeyen sarnıcın etrafındaki duvarların bir kısmı çökmüş.


Çarşamba Bölgesindeki Medrese, Cami ve Türbeler


Fevzipaşa Caddesindeki sarnıcın Fatih tarafında kalan medreseyi Mimar Sinan, Kanuni Sultşn I Süleyman’ın sadrazamı Semiz Ali Paşa için inşa I etmiş. Şişmanlığı, nüktedanlığı ve hayattan zevk i almasıyla tanınan Paşa’nın bir külliyeden bağımsız olarak yaptırdığı bu medresenin yapım 1 yılı kesin olarak bilinmese de 1564 yılından önce I olduğu tahmin ediliyor. Yangın ve depremlerden büyük hasar gören ve birçok kez restore edilen medrese binası bugün çocuk dispanseri olarak kullanılıyor.


Halk arasında Zincirli Kuyu Camii olarak da bilinen yolun aşağısındaki Atik Ali Paşa Camii, 1512 yılında Sultan II. Bayezid’in sadrazamlarından biri için yaptırılmış. Heybetli ama bir o kadar da sade olan cami Bursa’daki çok kubbeli Ulu Cami’nin tarzını hatırlatıyor.Tam karşıda yer alan türbe dönemin ünlü hat sanatçısı Hattat Rakım Efendi’ye ait.


Hattat, o güne kadar harflerde sağlanamayan uyumu kendine özgü ölçüsüyle yakalamış ve yazılarında özellikle de padişah tuğralarında ideal kabul edilen bir güzelliği ortaya çıkarmış. Fatih Camii’ndeki hatları ve Sultan I. Abdülhamid’in eşi Nakşidü Valide Sultan’ın türbesindeki süslemeleri de yaptığı bilinen Rakım Efendi’nin eserleri hat sanatında ulaşılamayacak bir seviye olarak kabul ediliyor.


Nureddin Tekkesi


Eğer Fevzi Paşa Caddesi boyunca yürüyüp Nurettin Tekkesi Sokağından sola dönerseniz bugün hala kullanılan ve pazartesi akşamları gençlerin sema öğrendikleri bir tekkeye gelirsiniz. Sultan III. Ahmed tarafından Nureddin Cerrahi için yaptırılan tekke, yapıldığı zamanki özelliklerini koruyarak bugüne ulaşabilen ender yapılardan biri. III. Ahmed’in yanı sıra Sultan II. Mustafa ve Sultan Abdülmecid’in de XVII. yüzyılda kurulan Cerrahi tarikatının müritlerinden olması kuvvetle muhtemel.


Nişancı Mehmed Paşa Camii


Bu civarda genellikle bütün ilgiyi Mihrimah Sultan Camii toplar. Bununla beraber, Karagümrük’e doğru biraz ilerlediğinizde varacağınız muhteşem Nişancı Mehmed Paşa Camii, ilk bakışta Sinan’ın eseri gibi Mehmed Paşa için yapan, adı bilinmeyen bir XVI. yüzyıl mimarı. Bir külliye olarak yapılan binalardan geriye sadece cami ve türbe kalmış. 1766 yılında, muhtemelen bir depremin ardından, kapsamlı bir restorasyondan geçmiş yapı. Aydınlığın, huzurun ve zarafetin sizi saracağı eserin ince bir zevki yansıtan süslemelerine hayran olmamak elde değil. Avlu duvarına bitişik olan sekizgen  planlı ve iki sıralı pencerelerle aydınlatılan türbenin içi ise oldukça sade.


Fatih’e doğru gittiğinizde oldukça özensiz bir restorasyon geçirmiş olan Kumrulu Camii’nin mezarlığına bir göz atın. Burada özellikle Fatih Camii’nin mimarı ve muhtemelen Fatih tarafından 1471IJ senesinde idam ettirilen Atik Sinan’ın mezarı da var. Evliya Çelebi’nin söylediğine göre Fatih, yaptığı caminin kubbesi Ayasofya’dan yüksek olmadığı için mimarın ellerinin kesilmesini emretmiş. Cami adını duvardaki Bizans döneminden kalma mermer kumrudan alıyor.


Kurtağa Caddesi’nden tekrar Edirnekapı’ya doğru yürüdüğünüzde sağda kalan Sarayağası Caddesî’nde XVI. yüzyılda yapılan Üç Baş Camii, Mimar Sinan’ın tarihi saptanan ilk eseri olması bakımından büyük önem taşıyor. Minare kaidesi ve kitabesi yapıldığı dönem den kalan caminin tam karşısında yer alan ve 1575 senesinde yapılan medrese ise ne yazık ki zamanın ve ilgisizliğin kurbanı olmuş. Yine de yol kavşağını süsleyen çeşmeyle hoş bir grup oluşturdukları söylenebilir.


 

17 Mart 2016 Perşembe

Baharatlar Diyarı Mısır Çarşısı

Mısır Çarşısı, içinde bulunduğunuz zamanı unutturup sizi kendi tarihinde dolaştıracak kadar hoş bir atmosfere sahip. İstanbul’un en popüler duraklarından biri olan çarşısı, yanındaki Yeni Cami’nin bir parçası olarak yapılmış.


Yeni Cami (Valide Camii)


1591; Senesinde yapılmış olmasına rağmen Yeni Cami’nin, “Yeni” diye isimlendirilmesi çoğu yabancı turisti şaşırtır; bilmezler ki Anadolu tarihinde 1000 yaş ve üstü olanlar “tarihi”dir, daha gençler ise “yeni”. Burada çok eskiden Venedik ve Amalfi kolonileri varmış.


Cami çalışmaları Safiye Sultan (1550-1605) tarafından başlatıldığında bölgede, “Yahudihane” demlen ahşap apartman bloklarında yaşayan Yahudi nüfus çoğunluktaymış. Yahudiler Hasköy’e taşınmış ama oğlu III. Mehmed’in ölümüyle gücünü yitiren Safiye Sultan’ın yaptırdığı caminin inşaatı da yavaşlamış. Binaları yarım bırakmak bize atalarımızdan miras olsa gerek, cami yapımı yarışma gelmeden durmuş. Ünlü İstanbul yangınlarından nasibini alan yapının inşaatım 1633 yılında, Sultan IV. Mehmed’in annesi Hatice Turhan Sultan üstlenmiş. Mimar Sinan’ın öğrencisi Davud Ağa’nm planını çizdiği cami, 1663 senesinde dönemin Mimarbaşı Mustafa Ağa tarafından orijinal plana sadık kalınarak tamamlanmış.


Yeni Cami Şehzade ve Sultanahmet Camiileri’nin planına benzer. İki minaresi, 66 kubbesi ve ortasında şadırvan bulunan avlusuyla klasik Osmanlı tarzında ve bu büyüklükte yapılan son selatin (sultanlar tarafından yaptırılan) camilerinden biri. Yan cephe revaklarıyla da dikkati çeken caminin özelliklerinden biri minarelerin her birinde üçer şerefe olması. Hoparlörün olmadığı dönemde, yarım düzine müezzinin şerefelere çıkıp aynı anda, aynı makam, aynı üslupla okuduğu ezanın ihtişamım tasavvur etmek ise ziyaretçilere kalıyor.


İstanbul’da deniz kıyısında yapılan ilk büyük cami olan Yeni Cami’nin içi çok zarif bir şekilde dekore edilmiş. Rengarenk vitray camlarla süslü pencereleri, beyaz mermerden yapılmış mimber ve müezzin mahfili, sedef kakmak kürsüsü, duvarları kaplayan çinileri ve pencerelerin sedef kakmak kapaklan muhteşem. Pencere üstlerine Mustafa Çelebi’nin yazdığı ayet ve sureler ise nadide örnekler arasında gösteriliyor.


Caminin arka bölümünde tuğla ve taştan inşa edilmiş Hünkar Kasrı var. Sultana ait bir bölüm olan Hünkar Kasrı padişahın caminin içine direkt girmesini sağlarmış. Kasrın restorasyonu “Europa Nostra” ödülü aldı. Tebrikler. Caminin karşısında, Mısır Çarşısı tarafmda, Hatice Turhan Sultan, oğlu Sultan IV. Mehmet ile padişahlardan II. Mustafa, III. Ahmed, I. Mahmud, III. Osman ve V. Murad’ın türbeleri; türbelerin tam karşısında da bugün yalnızlığa terkedilmiş muvakkithaneyi göreceksiniz.


Yolun biraz ilerisinde, türbelerle aynı tarafta, XIX. yüzyıl sonlarında çıkan büyük yangında hasar gören, cami külliyesinin bir parçası olan zarif sebil var. Restorasyonuna İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin kurucusu arkeolog Osman Hamdi Bey’in bizzat katıldığı sebil yakın zamanlarda yeniden restore edildi.


Yeni Cami’nin önünde ziyaretçilerin güvercinleri beslemesi için kuş yemi satan tezgahlar görürsünüz. Aslında başka camilerin önünde de rastlayabileceğiniz bu görüntünün hikayesi Hz. Muhammed’e dayanıyor; düşmanlarından kaçan Hz. Muhammed’in hayatı, sığındığı mağara çıkışının bir örümcek tarafından örülüp, bir güvercinin yuva yapmasıyla kurtulunca, güvercinler hayat boyu şımartılma garantisi almış.


Baharatlar Cenneti Mısır Çarşısı


Galata Köprüsü’nün üssünden Eminönü tarafına doğru baktığınızda kendi küçük ancak görünüşü güçlü, çok kubbeli bir bina hemen fark ettirir kendini Mısır Çarşısı. 1660 yılında yapılan Mısır Çarşısı (yazın, yoğun turist dönemleri haricinde pazar günleri kapalı) adını Uzakdoğu ve Hint mallarının kervanlar ile Mısır’dan getirilmesinden almış. Günümüze ulaşamayan hamamıyla beraber camiye maddi destek sağlamak amacıyla inşa edilen “L” planlı çarşı, biri 150, diğeri 120 metrelik iki koldan oluşuyor. İstanbul’un ikinci büyük kapalı çarşısı ve altı girişi var. Mısır Çarşısı iki ana girişin üstündeki tonozlu bölmelerde yer alan meşhur Pandeli ve daha az bilinen Bab-ı Hayat restoranlarının da dahil olduğu 100 kadar dükkanı barındırıyor bugün.


Eminönü Meydanı’nda bağımsız bir görüntü sergileyen Mısır Çarşısı aktarlarıyla meşhur, bu yüzden yabancılar “Baharat Çarşısı’ da diyorlar. Günümüzde aktarların azaldığı çarşıda bahama lokum, kuruyemiş ve yiyecek maddeleri var ama çok sayıca dükkân Kapalıçarşı’da bulabileceğiniz türden turistik eşya® satmaya başladı. Mısır Çarşısı’ndan dışarıya çıktığınızda karşılaşacağınız dünya içeridekinden çok farklı. Çarşının etrafındaki sokaklarda sebze meyveden, şarküteri ürünlerine, ev hayvan yemlerinden çiçek tohumlarına kadar çok çeşitli ihtiyaçla cevap veren dükkânlar var. Yeni Cami’ye yakın tarafta tohum, fidan ve kafeslerde hayvan satanların olduğu Çiçek Pazarı var. Burada tedavi amacıyla kullanılan sülükleri damacanaların içinde görmek sadece yabana değil yerli turistleri de şaşırtıyor. Unkapanı tarafındaki tezgahlarsa satılan peynir çeşitleri, balık, taze sebze ve meyvelerle çok daha iştah açıcı bir tablo sergiliyor. Çarşı içindeki fiyatlar daha turistik olduğundan size alışverişinizi buradan yapmanızı tavsiye ederiz. Mutfak ve ev eşyası ihtiyacı olanlara ise çarşının tam arkasındaki dükkânlara bakmalarını öneririz. Eminim çarşı kokusu, dokusu ve ruhuyla sizi saracak.


 

16 Mart 2016 Çarşamba

Surp Kevork Kilisesi ve Studios Manastırı

On birinci yüzyılda yapılmış olan Panaghia Peribleptos (Her şeyi gören Meryem) Kilisesi bugün Ermeni Surp Kevork Kilisesi ya da bahçesindeki ayazma nedeniyle Sulu Manastır olarak geçiyor, ilk olarak İmparator III. Romanos döneminde, 1031 yılında yapılmış. 1204 yılındaki Haçlı Seferinde yağmalanıp harabeye çevrilen kilise, VIII. Michael Palaeologos zamanında onarılıp yeniden ibadete açılmış.


Fetihten sonra Bursa’dan getirttiği Ermeni cemaatini Samatya’ya yerleştiren Fatih Sultan Mehmed, kiliseyi patrikhane olarak kullanmaları için Ermenilere vermiş. Yıllar boyunca kilisenin mülkiyeti ile ilgili Ermeni ve Rumlar arasında pek çok anlaşmazlık yaşadığından halk arasında “Kanlı Kilise” olarak da isimlendirilmiştir. 1641 yılında patrikhanenin Kumkapı’ya taşınmasına rağmen kilise Ermeniler’de kalmış. Art arda gelen yangınlar ve restorasyon çalışmalarından sonra kilisei I. Dünya Savaşı sırasında askeri amaçlı kullanılmış 1993 yılında restore edilmiş.


Samatya, Kurtuluş ve Şişli gibi en büyük Ermeni nüfusa sahip semtlerden-Kilisenin bitişiğinde büyük bir Ermeni okulu da var. Biz gittiğimizde teneffüstü, çocuklar bahçede koştururken aralarında Türkçe konuşuyorlardı. Okulun bahçesinde sohbet ettiğimiz Halis Hanım» Anadolu’nun bir şehrinde doğmuş. Ailesi Afiş adı dikkat çekmesin diye başına bir “H” koyup adını Türkçeleştirmiş. Bize eski Samatya’yı anlattı, insanların kapılarım kilitlemeden uyudukları eski güzel günleri…


Ana caddedeki Ayios Minas Kilisesi 1833’te inşa edilmiş ve 1955’teki 6-7 Eylül Olayları’nda hasar görmüş. Altında, III. yüzyılda İmparator Decian’ın Anadolu’daki Hıristiyanlara yaptığı zulüm sırasında öldürülen Aziz Karpos ve Papylos’ını mozoleleri varmış. Şehirdeki benzerleri arasında en eskisi olan mozoleler, bir kahvenin hemen arkasındaymış. Biz kahvediye. : rica ettik, lüks ışığmda bir dehlizden geçerek bize geçmişte mozolelerin ol- < duğu yeri gösterdi.


Studios Manastırı


Samatya’daki en önemli anıtlardan biridir Studios Manastırı veya Aya Yani Prodromos (Vaftizci Yahya) Kilisesi. Adını Roma konsülü Studios’tan alan manastır 454-464 yılları arasında yapıldığından bugüne ulaşan en eski Bizans manastırı ve kilisesi olarak biliniyor. Bir zamanlar 1000 kadar ikonodül keşişi külliyesinde barındırmış manastır. Yunanistan’ın Aynaroz (Athos) Dağı’ndaki kuralların temelleri burada atılmış. En ünlü başkeşişleri Studite Theodoros (759-826), Büyükada’daki sürgün günlerinden sonra, en sonunda aziz mertebesine yükselmiş ve öldükten sonra manastırın bahçesine gömülmüş.


Onun liderliğindeki manastır, harika resimli el yazmalarının üretildiği bir merkez olmuş.  Studios Manastırı, her ne kadar dini çekişmeler yüzünden ara sıra kapansa da XV, yüzyıla kadar etkinliğini sürdürmüş. 1204 yılında Haçlılar tarafından yağmalanmasına rağmen VIII. Michael Palaeologos 1261’de tahtı geri alınca kutlamaların odak noktası olmuş. 1293’te kale gibi duvarlarıyla yeniden yapılan bina, 1453’e kadar bilginin merkezi olarak kalmış.


Manastır fetihten sonra İmparator (At Uzmanı) İlyas Bey Camii’ne dönüştürülmüş ancak 1894 depreminde yıkılmış. Orijinal yer mozaiklerinin en güzellerini, Türkiye’den götürülmüş çok sayıda eserin sergilendiği Atina’daki Benaki Müzesi’nde gördük. Keşke bu topraklarda kalsaydı dedik. Ne yazık ki binanın kapısına kilit vurulalı yıllar olmuş. Yetkililer herhalde “bunlardan nasıl olsa bizde çok var” diye düşünüyorlar.


Manastırın biraz ilerisinde Hacı Manav Sokak’taki Ayios Konstantİnos ve Ayia Eleni Kilisesi’ne bir göz atmakta fayda var, kilise Karamanlılar Kilisesi olarak da biliniyor. Anadolu’daki Karaman’da yaşayan, Türkçe konuşan ancak Yunan alfabesiyle yazan Karamanlı Ortodokslar tarafından kullanılmış. 1805 yılında yapılmış olan kilise en sonuncusu 1963 yılında olmak üzere birçok restorasyon geçirmiş. Kilisenin duvarında bir güneş saati ve kiliseye adını veren azizlerin ortalarında haçla yapılmış kabartmaları var.


Narlıkapı


Vaftizci Yahya’nın öldürülüşünün anıldığı her 29 Ağustos’ta Studios Manastırı’na gelen imparatorların şehir surlarından giriş) için kullanılan kapıymış. Bugün Nariıkapı hala ayakta ama Ermeni Surp Hovhannes Kilisesinin        (pazar sabahlan açık)arkasında kalmış; restore edilmemiş surlara bitişik kapıyı görmekte fayda var. Kilisede çalışanların çoğu eskiden Güneydoğu’da yaşayan Sasonlu Ermenilerdir.


Trenden Tarih


Yedikule’den Sirkeci’ye banliyö treniyle giderseniz farklı bir İstanbul görürsünüz. Bizans şehir surlarına ve Narlıkapı’ya son günlerini yaşayan ahşap evler eşlik eder. Yenikapı’dan geçerken hem kazı alanını görebilirsiniz hem de Cerrahpaşa’daki Bulgur Palas’ı. Gezinin tek maliyeti de bir jeton olur.


 

15 Mart 2016 Salı

İstanbul’un Altıncı Tepesi; Edirnekapı ve Karagümrük

Ünlü Kariye Müzesi’ni gezme telaşı ile ziyaretçilerin gözden kaçırdığı Edirnekapı bir dönem Eyüp Camii’nde kılıç kuşanan Osmanlı padişahlarının şehre girmek için kullandığı kapıymış. Eski başkent Edirne’den gelenler de bu kapıdan geçip girerlermiş İstanbul’a. Bu suriçi semti barındırdığı tarihi eserlerle gezmeyi hak ediyor. Karagümrük ise ilginç eserleri saklıyor bağrında.


Bizans dönemindeki adı “Harisius” olan Edirnekapı o dönemde de merasim kapısı solarak kullanılır, imparatorlar sefere çıkarken veya seferden dönerken bu kapıdan geçerlermiş. Fetih sırasındaki çarpışmalarda ilk gedik bu kapıda açılmış ve Fatih Sultan Mehmed İstanbul’a bu kapıdan geçerek germiş. Hemen yakınındaki semt, Karagümrük ise adını Fatih’in gümrük vergilerini toplama yetkisini bağışladığı imparatorluğun ünlü kabadayısı Kara Davud’tan almış. Karagümrük, Cerrahpaşa gibi İstanbul’un ilk Türk semtlerinden biri olarak kabul ediliyor.


Mihrimah Sultan Camii


Altıncı tepenin üstünde ve Edirnekapı’nın içinde yer alan Mihrimah Camii bir Mimar Sinan şaheseri. Koca Sinan’ın 1562 ve 1565 yılları arasında Kanuni Sultan Süleyman’ın en sevdiği kızı Mihrimah Sultan için yaptığı cami tek minareli. Külliyesinde medrese, mektep, türbe ve hamam olan cami olağanüstü pandantiflere sahiptir. 1766 ve 1894 depremlerinde büyük hasarlar gören bina, 2009 yılında baştan aşağı restorasyondan geçti. Çifte hamamı hala ziyarete açıktır.


Sinan’ın eserlerinde, devletin hiyerarşik düzenini dikkate alan ve eserlerin görünümünde bunu yansıtan bir mimari üslup var. Bu tarz uzun yıllar klasik OsmanlI mimarisinde kabul görmüş. Bu nedenle biçim olarak Süleymaniye ve Selimiye külliyelerini andırmasına rağmen mimarbaşı Mihrimah Sultan Camii’ni yaparken buranın bir padişaha değil, padişah ailesinden birine ait olduğunu taşlarla anlatma becerisini göstermiş.


Eğer biri size hangi Mihrimah Sultan Camii’ni gezdiğinizi sorarsa şaşırmayın. Sinan Mihrimah Sultan’ın isteği üzerine iki cami yapmış. Biri Üsküdar sahilinde, diğeri Edirnekapı’da. Sultan cami külliyelerinin yapılacağı yerin seçimini mimarbaşına bırakmış. Mimar Sinan camileri yapmak için karşılıklı öyle iki nokta seçmiş ki ilkbahar aylarında güneş (Mihr) Edirnekapı’daki caminin üstünden batarken ay (Mah) Üsküdar’daki caminin iki minaresi arasından doğuyor. Bu bir rastlantı mı yoksa usta mimar, Mihrimah Sultan’ın ay ve güneş anlamına gelen adına gönderme yapmak için hesaplayarak mı yapmış camileri, yorum sizin…


Yedi Tepe


Roma gibi Konstantinopolis de çoğu meydan olarak yedi tepe üzerine inşa edildi. Şehrin 1453’teki fethinden sonra sınırları hemen hemen aynı kaldı, fakat tepelerin altısına görkemli imparatorluk binaları dikildi. Bugün birinci tepede Topkapı Sarayı, İkincide Nuruosmaniye Camii, üçüncüde İstanbul Üniversitesi ile Süleymaniye Camii, dördüncüde Fatih Camii, beşincide Yavuz Selim Camii, altıncıda Mihrimah Sultan Camii var. Sadece yedinci tepe olan Cerrahpaşa’da bilindik bir eser yok ama gizli kalmış hazineler mevcut.


 

14 Mart 2016 Pazartesi

İstanbul’un Tarihini Sembolize Eden Fatih’e Küçük Bir Gezi

Millet Kütüphanesi


Camiden Fevzi Paşa Caddesi’nin diğer tarafına geçince ulaşacağınız Millet Kütüphanesi, Diyarbakır doğumlu bir gezgin ve kitapsever olan Ali Emiri Efendi (1857-1924) tarafından kurulmuş. Tarihi 1700’lere dayanan eski Feyzullah Efendi Medresesi’nin ev sahipliği yaptığı kütüphane, 2008’de tamamen restorasyondan geçti. Çeşmeler ve palmiyelerle süslü zarif avlusu medreseye çıkan merdivenlere bakıyor. Medresedeki iki kubbeli dershaneler ciddi bir koleksiyonu barındırıyor.


Yaklaşık 7.000 el yazması ve 20.000 kitaplık bir koleksiyonun içinde, değerli hatlar, fermanlar ve beratların yanı sıra, ilk basımlar ya da nadir rastlanan Arapça kitaplar da bulunuyor. Buradaki en önemli parçalardan biri ise XI. yüzyılda elyazması olarak Bağdat’ta hazırlanan ilk Türkçe sözlük olan Divan-ı LögatPtTürk. Kaşgarlı Mahmud’un eseri sadece sözlük değil, Türk tarihine de ışık tutan bir eser ve dünyada tek nüsha halinde. Giriş ücretsiz ama girerken çantanızı bırakmanız gerekiyor.


Türbeler


Birçok ünlü, tarihi şahsiyetin gömülü olduğu, Fatih Camii’nin türbelerinde göreceğiniz Osmanlı mezartaşı koleksiyonu Eyüp’tekiler kadar ihtişamlı. Bu tarihi kişiler arasında, 1877’de Rusların beş aylık Bulgaristan/ Plevne kuşatmasından sağ çıkmış, her iki tarafın da kahraman gözüyle baktığı, büyük Osmanlı komutanı Gazi Osman Paşa da (1832-1900) var. İstanbul’da ölen Paşa’nın türbesi, günümüzde Sirkeci’deki Legacy Ottoman Hotel’e ev sahipliği yapan muhteşem binanın da mimarı olan Kemaleddin Bey tarafından inşa edilmiş. Burada tarihçi ve devlet adamı Ahmed Cevdet Paşa (1865-1935) gazeteci ve yazar Ahmed Mithad Efendi (1844-1912) de yatmakta.


Mimar Atik Sinan ise Edirnekapı’daki Kumrulu Mescid’de gömülü. Buradaki kitabede, camiyi tamamladıktan bir yıl sonra idam edildiği yazılı. Osmanlı seyyahı Evliya Çelebi anılarında, cami bittiğinde Ayasofya ile kıyaslandığını ve onun kadar yüksek olmadığı görüldüğünde Mimar Atik Sinan’ın ellerinin kesildiğini yazmış. Ne kadar inanılır bilinmez ama bir rivayete göre: Atik Sinan bunun üzerine Fatih Sultan Mehmed’i kadıya şikâyet etmiş, kadı tarafları dinledikten sonra padişahın haksız olduğuna hükmedip mimara yüklüce bir para cezası ödenmesine karar vermiş. Rivayet, Fatih’in bu cezaya itirazsız uyduğunu söylüyor. Türbeler özellikle güllerin açtığı dönemde çok güzel oluyor.


Amcazade Hüseyin Paşa Camii


Fevzi Paşa Caddesi’nden Karagümrük’e doğru ilerlerseniz Eski Saraçhane Sokağı sapağına varmadan Dül-gerzade Camii’ni göreceksiniz. Burada ayrıca bakımsız ama çok güzel bir cami var; Amcazade Hüseyin Paşa Camii, medresesi, mescidi, kütüphanesi, çeşmesi ve sebiliyle hala bir külliye görünümünde. II. Mustafa’nın 1697’den 1702’ye kadar sadrazamlığını yapan, şehrin en zengin ve en seçkin ailelerinden olan Köprülülerden Hüseyin Paşa için yapılmış. Boğaz’daki en eski yalı da. Paşa’nın adını taşıyor. Hesapta bina Türk Yapı Müzesi’ne ev sahipliği yapıyor. Müzeyi açık bulursanız bana da haber verin.


Fatih Heykeli’nin tam karşısında ana cadde üzerinde küçük bir park var; arkasında da Ayios Polyeuktos Kilisesinin kalıntıları yer alıyor. Son Batı Roma İmparatoru Anikius Olybrius’un kızı (430-472) Anikla Juliana için inşa edilmiş. Parkta dağınık halde duran eski sütunlar ve parçalan muhtemelen bu kiliseye aitmiş.


Parkın tam karşısında Bozdoğan Su Kemeri’nin önünde, I. Ulusal Mimari akımının son zamanlarda restore edilmiş iki çarpıcı örneği var; eski Fatih Belediyesi ve İtfaiye binası. Her ikisinin de tarihi 1914’e uzanıyor ve Kositantinos Kyriakides tarafından inşa edilmişler. Ayrıca İtfaiye j bünyesindeki Kont Szechenyfil İtfaiye Müzesi’ni de ziyaret edebilirsiniz. Önlerinde de 1916’da Vedat Tek tarafından yapıları Tayyare Şehitleri Anıtı’nı görebilirsiniz.


Kont Szechenyi İtfaiye Müzesi


Cumartesi ve pazar günleri dışında 08.30-16.30 saatleri arasında ziyarete açık. Kont Odön Szechenyi, 1871 yılındaki büyük İstanbul yangınında itfaiye teşkilatını yapılandırması için Sultan Abdülaziz tarafından Macaristan’dan getirtilen bir soylu. İtfaiye teşkilatını yapılandırdıktan sonra “paşa” unvanıyla taltif edilmiş. Kont Szechenyi Müzesinde yaklaşık 200 yıl öncesine kadar İstanbul’da kullanılan yangın söndürme aletleri ve tulumbalar ile tulumbacı ve itfaiyeci kıyafetleri sergileniyor.


Hırka-i Şerif Camii


Bu zarif cami o dönemin Batı tarzını yansıtır şekilde inşa edilmiş. 1851’de Sultan Abdülmecid tarafından Yemen’de yaşayan sofu bir dindar olan Veysel Karani’nin elindeki Hz. Muhammed’in hırkası için yaptırılmış.


1611’de Sultan I. Ahmed küçük bir odada muhafaza edilen hırkayı İstanbul’a getirmiş. Bugün, diğer kutsal emanetler caminin karşısındaki küçük binada sergileniyor. Hırka, ise caminin içindeki bir bölümde muhafaza ediliyor ve her Ramazan ayının ilk Cuma gününden son gününe kadar ziyarete açılıyor. Karani soyundan gelen biri ilk Cuma kapıyı ziyaretçilere açıyor. Bu hırkayı Topkapı Sarayı’nda Kutsal Hazineler Dairesi’nde sergilenen Hırka-i Saadet ile karıştırmayın.


Eğer camiye Fevzi Paşa Caddesi’nden gelirseniz Mesih Mehmed (Ali) Paşa Camii’nin güzel avlusundan geçersiniz. Bu cami 1585-1586 yıllarında muhtemelen Mimar Sinan tarafından yapılmış. Türbenin banisi 90 yaşında III. Murad’ın sadrazamı olan Mesih Mehmed (Ali) Paşa. Abdest alınacak şadırvanın olmasını beklediğiniz yerde Paşa’nın türbesi var, çeşmeler avluyu çevreleyen revakların iç kısmında bulunuyor. Dikdörtgen yapıda olan caminin özellikle mihrap ve mimberindeki sanatçılığa dikkat edin.


 

11 Mart 2016 Cuma

Viyana Kuşatmasında Yoğun Bir Gün “22 Ağustos”

Bugün Sadrazam daha sabahtan otağlarına çıktılar. Erde Kralı orduyu hümayuna yaklaşmak üzere olduğundan, Eflâk, Buğdan beyleriyle Sadrazamın Delileriyle Gönüllüleri karşılamaya gittiler. Ordugâha yakın bir yerde bir miktar gedikli ve vuşbaşı ve Silâhdar Ağası Ömer Ağa, Kıralı karşıladı. Sadrazamın gönderdiği cins bir atı Saraçbaşı getirdi. At işlemeli bir örtü ve mücevherli bir eğerle şahane şekilde donatılmıştı. Kral hızlı koşan bu ata bindi ve n Sadrazamın otağına doğru yola çıktı. Yaklaştığı sırada divan tercümanı Aleksander de karşılamaya geldi.


Kendisiyle konuştu ve sonra haber ulaştırmak üzere geri döndü. Yarım saat geçtikten sonra Sadrazamın Delileriyle Gönüllüleri geldiler. Arkalarından Eflak ve Buğdan beyleri ile Kral maiyetinin ileri gelenleri bayraklarıyla birlikte gelerek boru trampet sesleri arasında geçtiler. Sonra da Kiralın muhafız birliği Rum töresine uyarak boru, trampet ve davullarıyla çılgınca gürültüler yaparak geldi. Bunların arkasından divan çavuşları, çavuşbaşı, silahtar Ağası ve en sonda da Kiralın kendisi gelmekteydi. Kral otağın giriş yeri önünde attan indi.


Az önce saydıklarımızın önünden sağlı sollu selâmlar vererek geçti ve bir miktar yakın adamıyla birlikte üç direkli çadırdan içeri girdi Sofa kenarında konulmuş olan iskemleye oturdu. Divan tercümanı yanında kalarak törenin ilkelerini öğretmek amacıyla kendisiyle konuştu. Bu sırada içer den Reis Efendi ile Çavuşbaşı kavuk ve kürk giymiş olarak göründüler. Arkalarından kudretli, devletlû başkumandan kallâvi kavuk ve kakım kürkü kaplı sof tan kaftan giymiş olarak içeri girdi. Sağından Kethüda Bey, solundan Yeğen Hüseyin Bey koltuklamalardı.


Sonsuz bir vakar içinde yürüyüp selâm verdi ve makata oturdu. Selâm Ağası selâmına karşılık verdi ve çavuşlar bağrışarak kendisini kutlayıp alkışladılar. Bundan sonra da Krala, kerem sahibi Sadrazamın eteğini öpmek ve huzurunda oturmak şerefi verildi. Ancak Kral, hemen oturmayıp tekrar Sadrazama yaklaştı, yüzünü kaftanın eteğine bastırdı. Sadrazam, kendisini bir defa daha oturmaya davet edince, başını eğip yerine oturdu.


Çeşitli soru ve karşılıklardan sonra Kral yeniden kerem sahibi Sadrazamın yanına varıp eteğini öptü. Bağlılığını göstermesi için düzenlenen törenin bütün gereklerini yerine getirdi. Kahve, şerbet ve çubuk içildikten sonra Kirala sırma işlemeli diba üzerine yarım samur kürk kaplı hilat giydirildi.


Divan tercümanına, Kiralın yakın adamlarından ve ordu kumandanlarından on sekiz kişiye, on sekiz orta derecede, yirmi beş küçük hilat giydirildi. Bunun üzerine Kral tekrar Sadrazamın eteğini öperek gitmek üzere izin istedi. Çavuşbaşıyla çavuşlar önü sıra at sürüp kendisini ordugâhtan çıkardılar ve dış tarafta özel olarak kurulmuş bulunan çadırına götürdüler.


İkindiye doğru Draskovich, Nâdasdy ve Esterhazy Mihâly adlı beyler Sadrazamı ziyaret ettiler. Sorulan sorulara ayakta durarak karşılık verdikten sonra, her birine büyük ve maiyetlerinden altı kişiye küçük, tercümana orta derecede hilat giydirildi.


Erdel Kıralı hediye olarak Sadrazama altı koşumlu bir binek arabası, altın kaplamalı gümüşten yapılmış altı tane kupa arabası, koşumlu eğerli bir binek âtı ve dört tane araba atı gönderdi. Getirenlere orta derecede hilaf giydirilip bahşiş verildi.


Bütün evrenin sahibi Allahın iradesiyle, din düşmanları adadaki ordugâhlarından kaçarcasına çekilip gittiler. Nereye gittikleri öğrenilemedi. Orduyu hümâyûndan ve ırmağın beri yakasındaki sekbanlarla gönüllülerden birçoğu suyu geçip gâvur ordugâhına gittiler. Orda buldukları bir hayli erzakla daha başka çeşit şeyleri alıp getirdiler.


 


Rumeli kolundaki sipahi serdengeçtilerin bulunduğu yerin altında gâvurlar bir püskürme lağım patlattılar. Ancak birkaç kişi yaralandı. Allahın inayetiyle, İslâm ordusu büyük bir zarara uğramadı ve gazilerin huzuru bozulmadı.


Devletlû Sadrazam akşam namazı kılındıktan sonra tekrar metrisler bölgesini dolaştı ve sonra tabyasına döndü. Vezir Ahmed Paşâ kolunda gâvurların her şeyi tamamlanarak ateşlemeğe hazır bir lağımı keşfedilip bütün barutu boşaltıldı.

8 Mart 2016 Salı

Viyana Kuşatmasında Gezi Notları; 15 Temmuz ve 8 Ağustos’un Perde Arkası

15 Temmuzda Yaşananların Perde arkası


Viyana kalesi Tuna ırmağı kıyısında bir düzlük üzerinde bulunuyordu. Fakat kale duvarıyla ırmağın kıyısı arasında bir ok menzili uzunluğunda boş arazi vardı. Kalenin kendisi hem derin hem de geniş bir hendek, sayısız tabyalar ve tasarlanamayacak miktarda çok domuz damlarıyla çevriliydi. Çok iyi tahkim edilmiş ve binlerce ağzından ateş püskürten eşsiz bir hisardı.


Tuna, tam bu yerde, yani Viyana’nın hizasında çeşitli kollara ayrılarak, bahçe ve bağlarla süslü büyük adalar meydana getirmişti. Kayzer’in burada da eşi bulunmaz güzellikte bir bahçesi bulunuyordu. “Ada Bahçesi” adıyla ün salmıştı. Adaların hepsi birbirine köprülerle bağlanmıştı. Gâvurlar bu adaların birkaçına taburlar koyup, kale ihtiyaç gösterdiğinde oraya rahatça asker ve erzak yardımında bulunmak, yaralı ve yorgun savaşçıları değiştirmek gibi boş bir hayale kapılmış bulunuyorlardı.


8 Ağustosta Yaşanılanların Perde Arkası


Büyük Elçi yanına Ahmed Paşa ve birkaç atlı asker katılarak Han’a gönderildi. Han da yanına Tatarlar katıp kendisini Viyana’ya sekiz saat uzaklıktaki Tülin şehrine şevketti. Oraya vardığını bildiren mektup getirildi.


Bu işte de Sadrazam yanlış hareket etti. Elçi, Budun’da sıkı şekilde gözaltında bulundurulmalı ve hiç bir yere gönderilmemeliydi. Böyle bir tedbiri kimse uygun görmedi. Oysa düşman askerinin İslâm gazileri üzerine sevk edilmesine bu gâvurun sebep olduğu besbelli bir gerçektir.


Sadrazam şöyle dedi: “Elhamdülillah, buralara gelip Viyana’yı kuşattık ve ateş altına aldık. Gâvurun tabyaları, domuz damları ve şarampolleri bombardumanla yıkılıp şu anda kale duvarına erişmiş bulunuyoruz. Allah nasip ederse, birkaç güne kadar fetih umudundayız. Sen ne dersin buna?”


Apafy, “pek güzel olmuş, Allah başarıya eriştirsin, gerçekten doğru hareket etmişsiniz” diye görüşünü açıklayınca, Sadrazam; “Hayır, hayır, çekinmeden konuş, düşündüklerini korkmadan öldüğü gibi söyle” buyurdular.


Bunun üzerine Kral; “Sofraya bir tabak pilav konsa, yemeğe önce ortasından mı başlanır, yoksa kenarından mı?” diye sordu.


Sadrazam, “Tabii kenarından” diye karşılık verdi.


O zaman Kıral çekinmeden konuşmaya başladı. Söylediklerinin özeti aşağı yukarı şöyleydi:


“Askerlerinize, savaş gereçlerinize ve cephanenize diyecek yok. Bütün gâvur Kralları birleşse, bu kadar insanı toplayamaz ve hiç bir şekilde sizinle başa çıkamaz. Ancak, Viyana olağanüstü güçte bir kaledir. Buraya gelir gelmez hiç oyalanmadan hemen hücumla, ya da aman dileterek kaleyi alabilseydiniz, çok güzel bir iş olurdu. Ama kuşatma böyle ne kadar uzarsa, fetih de o kadar güçleşecektir. Böyle bir insan ve hayvan kitlesinin sürekli olarak burada tutulması, insana ipin ucunu kaçırtır.


Bunca insan yer ve içer, hele eline ganimet geçirenler ise, ortadan kaybolur. O zaman sıkıntı ve kıtlığa uğrarsınız. Üstelik bu ülkede kış çok erken bastırır. Bu yüzden de sonunda güçlüklerle karşılaşırsınız. Ayrıca Kayzerin, Hristiyan Kıratlara acele yardım isteyen mektuplar yolladığı haberini almış bulunuyorum. Kralların her biri kendi gücünün elverdiği ölçüde askerle derhal gelmeğe söz vermiştir. Bence yapılacak en doğru hareket, bütün gayretinizi Yanık Kalesi’nin alınmasına yöneltmek, atlı birliklere ülkeyi yakıp yıkma görevi vermek, sonra da kışı sınır boyunda geçirmektir.


O zaman, hiç şüpheniz olmasın, Kayzer boynuna bir mendil bağlayıp aman dilemeğe gelecektir. Ancak siz Yanık Kalesi’ne önem vermek konusu üzerinde durmadığınız için, ordunuzun akıncı birlikleri Akdeniz kıyılarına, Venedik körfezine ve Altın Elma’nın sınırına kadar gidip her yanı soyup soğana çevirdi. Tuna’nın beri yakasında bir kimsenin elinde taş bile koymadı. Oysa yapılması zorunlu olan hareket bizzat sizin, bu yenilmez ordunun asıl parçasıyla Viyana önünde durmayıp kalenin yanından geçerek yürüyüşe devam etmenizdi. Viyana’nın iki menzil yukarısında bulunan, taştan yapılmış İskender Köprüsünden (9) Tuna’nın öte yakasına geçer, sonra sağa dönüp elinizi kolunuzu sallayarak Almanların ülkesini, aynı şekilde Uyvar’a kadar bütün Slovakya’yı çiğner, oradan da Peşte Kalesi’nin karşısında Budun’a gelirdiniz. Rahatça Budun ovasına geçip orda ordugâh kurardınız. Bu durumda Tuna’nın her iki yakasıyla Almanların ülkesi baştanbaşa sıkıştırılmış olurdu. Gelecek yıl da gerek Yanık, gerekse Viyana kaleleri aman dileyerek avucunuza düşerdi.”


Kral böyle konuştu. Ama Sadrazam onu dinlemedi. Kral bu konuşmasıyla orduya korku salacaktır düşüncesine kapılıp öfkelendi. “Sen Almanlardan korkuyorsun” diye bağırdı. “O halde yürü, Yanık’a dön ve orda keyfine bak!” Bu şekilde kendisine çekip gitmesini emretmiş oldu. Kral da elini öpüp çadırı terk etti. Tıpkı geldiğinde olduğu gibi, askerin ileri gelenleri önüne düştü. Ordugâhın dışında kendisi için özel olarak kurulmuş bulunan çadırına gitti.