Şimdi, yeniden İstiklal Caddesi’ne çıkalım. Sağa dönüp derlemeden önce sol tarafa bir göz atalım. Sol tarafta, ince işçiliğiyle dikkatimizi çeken köşedeki bina bugün Beyoğlu Anadolu Lisesi olarak kullanılan, bir zamanlar önünden Karaköy-Galatasaray dolmuşlarının kalktığı English High School for Giriş (İngiliz Kız Lisesi). Kırım Savaşı sırasındaki İngiliz desteğine karşı Osmanlı’nın yapmış olduğu jestlerden biri de bu okul. Sultan Abdülmecid arsayı 1858 yılında Lady Redcliffe’e bir okul kurması için tahsis etmişti. Arsada daha önceleri Fransız Hanedanlığının bir kolundan gelen Franchini Longueville’in evi bulunuyordu.
Kilisenin az ilerisinde ise Beyoğlu İş Merkezi var. Bu alan, üzerine iş merkezi yapılmazdan önce alan geniş bir top sahasıymış ve mahallenin gençleri arasında Tarzan Mahallesi diye bilinirmiş. Çünkü top arkadaki Fransız Elçiliği’nin bahçesine kaçtığında duvardaki sarmaşıklara tutunarak gizlice bahçeye inmek ve bekçiye yakalanmadan topu almak maharet istermiş. Nereden nereye…
Beyoğlu İş Merkezi’nin yanındaki çıkmaz sokakta Muammer Karaca Tiyatrosu bulunuyor. İlk açıldığı zamanlarında tiyatroya gelen dönemin belediye başkanı Fahrettin Kerim Gökay, “Tiyatronun çıkışı yok, belediye nasıl müsaade eder?” diye çıkışan bir vatandaşa tüm hazırcevaplığıyla “Millete önce tiyatroya gitmeyi öğretelim, onlar nasılsa çıkmasını da bilirler!” demişti. Zaman, Gökay’ı haklı çıkarmış olmalı. Türkiye’nin ikinci özel tiyatrosu elli iki yılı geride bıraktı. Muammer Karaca’nın özellikle Cibali Karakolu adlı oyununu izlemeyen İstanbullu kalmamıştır.
Yeniden caddeye çıkalım ve Galatasaray yönüne doğru yürüyelim. Sağda geçtiğimiz Eski Çiçekçi Sokak küçücük, ancak önemli bir sokak. Bir zamanlar adı Linardi olan sokakta İtalyan Birliği’nin kurucusu Giusseppe Garibaldi’nin kaldığı ev bulunuyor. Madam Sauvagio’ya ait olan evin hangisi olduğunu kesin olarak bilemiyoruz. Eski Çiçekçi Sokak’ta bir zamanlar İtalyan havası hissediliyordu. Sokağın köşesinde Lorenzo Bertoli’ye ait Bella Napoli isimli İtalyan restorem bulunuyordu. Aslında restoran yerine bize İtalyanlardan gelen “lokanta” sözcüğünü kullanmak daha doğru.
Söz açılmışken, Beyoğlu’nda zaman içinde çeşitli diller etküi olmuştu. Bu diller arasında en fazla konuşulanlar Fransızca, İtalyanca, Rumca, Latince, Arapça ve Farsça’ydı. Günümüz dünyasının en yaygın dili İngilizce ise Beyoğlu’nda daha geç görünmüş ve daha az etkili olmuştu. Rusça ise Beyaz Ruslarla birlikte en son gelmişti. Beyoğlu’nda kullanılmaya başlayan ve daha sonra Türkçe’ye yerleşen birçok İtalyanca kelime vardı. Bunlardan bir kısmı denizcilik (bandıra, borda, güverte, ıskarta, iskele), bir kısmı gündelik yaşam ile ilgili veya argo olarak Türkçe’ye geçmiş kelimelerdi. Avanta vermek, baston yutmak, çaçaron kadın, dümen yapmak, falso yapmak, façasını almak, piyasa yapmak, furya, soytarı, fiyaka, kalantor, riziko… Liste daha da uzatılabilir.
Konumuza dönelim. Eski Çiçekçi Sokak, İtalyan tarihi ve kültüründen izler taşıyor. Sokağın bir başka özelliği daha var. Burası, Zürafa ve Abanoz Sokakları ünlü olmadan çok önceleri Beyoğlu’nun fuhuş merkeziydi. Madam Muanniki’nin, Madam Sofiya’nın ve Madam Marika’nın evlerinde “Çiçekçi’nin Gülleri” bulunurdu. Sokakta sadece fuhuş yoktu. Gizli aşklar, ensest ilişkiler, kıskançlıklar, bıçaklamalar, hatta kanlı cinayetler ve intiharlar sokakta eksik olmazdı. Ne zaman ki San Antuan (Saint Antonio di Padoa) Kilisesi yapıldı, o zaman sokak huzura kavuştu.
San Antuan Kilisesi’ne geldik. Oldukça yeni bir kilise olan yapı, Katolik Hıristiyanların (Fransiskenlerin) en büyük kilisesi. Aslmda Fransiskenlerin Pera’da 1700’lü yıllardan kalma bir kilisesi olduğu biliniyor. Ancak 1904’te İstiklal Caddesi’ne tramvay yolu yapılırken kilise ortadan kaldırıldı ve yeni kilise için Concordia Tiyatrosu’nun bulunduğu alan belirlendi. Concordia Tiyatrosu yıkıldı ve San Antuan Kilisesi’nin temeli atıldı. II. Abdülhamid döneminde temeli atılan kilise altı yıl sonra, 1912 yılında V Mehmed’in (Mehmed-Reşad) saltanatı sırasında açüdı. San Antuan’a sadece kilise demek de doğru olmaz, kilise binasını tamamlayan ve akar getiren apartman da kilisenin içerisinde bulunuyor. Kilisenin mimarı, az önce bahsettiğimiz İstanbul doğumlu İtalyan Guilio Mongeri.
Milano’da eğitim görmüş olan Mongeri, eserini İtalyan tarzında inşa ederken Kuzey İtalya’nın Neogotik kiliselerinden esinlenmiş olmalı. Müano’daki ünlü Academia di Brera’da öğrenim gören Mongeri’nin ilginç bir mimarlık kariyeri vardı. Henüz otuzlu yaşlarında Neo-gotik akımı kendi yorumlamasıyla yaptığı San Antuan’dan sonra Neo-Bizans ve Neo-Osmanlı tarzlarını da denedi. En sonunda da modernizmle tanıştı. San Antuan bir iddiaya göre de dünyadaki ilk betonarme kiliselerden biri. Latin Haçı şeklinde tasarlanan yapı 50 metre uzunluğunda ve 20 metre yüksekliğinde. Cadde cephesindeki Cenova kenti arması dikkatimizi çekiyor. Avluya bakan locada, kemer aralıklarında ve parapetlerde ise Pisa, Floransa, Amalfi, Venedik, Ferrera, Urbino, Lucca gibi diğer İtalyan kentlerinin armaları dikkati çekiyor.
Ortaçağda hepsi birer prenslik olan bu şehirler, zamanında İstanbul tarihinde önemli rol oynamışlardı. San Antuan’ın arkasında az bilirden bir gerçek de saklı. Her ne kadar ön cepheden belli olmasa da, kilisenin arka cephesi epey eğimli arazi üzerine kurulu olduğundan altında bir küçük kilise daha var. Bu gizli kalmış küçük kiliseyi de artık İstanbul’da küçük bir cemaati olan Katolik Keldani cemaati kullanıyor. San Antuan’ın Katolik dünyası için önemi o kadar fazla ki, 1967’de Türkiye’yi ziyaret eden Papa VI. Paul, Türk topraklarındaki ilk ayini burada gerçekleştirmişti.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.