Mihrimah Sultan Camii’nden on dakika yürüyüş mesafesinde, Sultan Çeşme Caddesi’nde, Salmatomrukdiye geçen muhitte son günlerini yaşayan sıra dışı bir bina var. İstanbul’un yegâne ahşap sinagogu olan İştipol, yüksek duvarların arkasına saklanmış, camlarına tahtalar çakılmış. Adeta “ben buraya ait değilim, yanlışlıkla yolum düştü” der gibi. Yanındaki binalarda oturanlarla konuştuk. Geçmişte Yahudi komşularıyla çok iyi ilişkileri olduğunu söylediler. O zaman bu insanlar nereye kayboldular? İstanbul’un birçok semtinde artık çok homojen bir yapı var.
Kiliselerin ve sinagogların neredeyse tamamı sürekli kapalıdır. Sinagoga ait dükkândaki kiracıyla konuşmaya çalıştık, o binanın sinagog olduğundan haberdar bile değildi. Biraz gerideki Meryem Ana Rum Kilisesi’nin kapısında hiç bir tabela yoktu. Karşıdaki dükkâna girip adını sorduk. “Orada kilise mi var?” şeklindeki cevaba, buz gibi bir bakış eşlik etti. Sinagogun karşısında üç adet ahşap bina var. Bakımsızlıkları iç acıtıyor. Cumbalarının altındaki Davut Yıldızı bu evlerde, vaktinde üç Yahudi kardeşin oturduğunun bir kanıtıdır. Bu tarz semboller gördüğümüzde evin yeni sakinlerine bahsetmiyoruz, gavur işareti diye söküyorlar. Bu bölgede eskiden bir de Kastoria Sinagogu varmış, onun da sadece kapısı kalmış geriye. Biz bu kitabı yazarken sürekli dinlerin kardeşliğinden bahsedilen, ezan sesine çan seslerinin karıştığı söylenen İstanbul’u bulmakta çok zorlandık. Tam tersi hep hüzün hikâyeleriyle karşılaştık. İstanbul’un kozmopolitliği yitmiş, geçmişte kalmış, taşra şehri basmış, fil kristal dükkânını talan etmiş.
Aetios Sarnıcı
Vefa Stadı maç seyrederken oturduğu yerin bir dönemin tarihini yansıttığını kaç kişi bilir? Bugün bir futbol sahasına ev sahipliği yapan ve bir zamanlar İstanbul’daki dört açık hava sarnıcından biri olan yapı 244 metreye 85 metre boyutlarında. Muhtemelen 421 yılında Aetios tarafından yaptırılmış. Osmanlı döneminde pek rağbet görmeyen sarnıcın etrafındaki duvarların bir kısmı çökmüş.
Çarşamba Bölgesindeki Medrese, Cami ve Türbeler
Fevzipaşa Caddesindeki sarnıcın Fatih tarafında kalan medreseyi Mimar Sinan, Kanuni Sultşn I Süleyman’ın sadrazamı Semiz Ali Paşa için inşa I etmiş. Şişmanlığı, nüktedanlığı ve hayattan zevk i almasıyla tanınan Paşa’nın bir külliyeden bağımsız olarak yaptırdığı bu medresenin yapım 1 yılı kesin olarak bilinmese de 1564 yılından önce I olduğu tahmin ediliyor. Yangın ve depremlerden büyük hasar gören ve birçok kez restore edilen medrese binası bugün çocuk dispanseri olarak kullanılıyor.
Halk arasında Zincirli Kuyu Camii olarak da bilinen yolun aşağısındaki Atik Ali Paşa Camii, 1512 yılında Sultan II. Bayezid’in sadrazamlarından biri için yaptırılmış. Heybetli ama bir o kadar da sade olan cami Bursa’daki çok kubbeli Ulu Cami’nin tarzını hatırlatıyor.Tam karşıda yer alan türbe dönemin ünlü hat sanatçısı Hattat Rakım Efendi’ye ait.
Hattat, o güne kadar harflerde sağlanamayan uyumu kendine özgü ölçüsüyle yakalamış ve yazılarında özellikle de padişah tuğralarında ideal kabul edilen bir güzelliği ortaya çıkarmış. Fatih Camii’ndeki hatları ve Sultan I. Abdülhamid’in eşi Nakşidü Valide Sultan’ın türbesindeki süslemeleri de yaptığı bilinen Rakım Efendi’nin eserleri hat sanatında ulaşılamayacak bir seviye olarak kabul ediliyor.
Nureddin Tekkesi
Eğer Fevzi Paşa Caddesi boyunca yürüyüp Nurettin Tekkesi Sokağından sola dönerseniz bugün hala kullanılan ve pazartesi akşamları gençlerin sema öğrendikleri bir tekkeye gelirsiniz. Sultan III. Ahmed tarafından Nureddin Cerrahi için yaptırılan tekke, yapıldığı zamanki özelliklerini koruyarak bugüne ulaşabilen ender yapılardan biri. III. Ahmed’in yanı sıra Sultan II. Mustafa ve Sultan Abdülmecid’in de XVII. yüzyılda kurulan Cerrahi tarikatının müritlerinden olması kuvvetle muhtemel.
Nişancı Mehmed Paşa Camii
Bu civarda genellikle bütün ilgiyi Mihrimah Sultan Camii toplar. Bununla beraber, Karagümrük’e doğru biraz ilerlediğinizde varacağınız muhteşem Nişancı Mehmed Paşa Camii, ilk bakışta Sinan’ın eseri gibi Mehmed Paşa için yapan, adı bilinmeyen bir XVI. yüzyıl mimarı. Bir külliye olarak yapılan binalardan geriye sadece cami ve türbe kalmış. 1766 yılında, muhtemelen bir depremin ardından, kapsamlı bir restorasyondan geçmiş yapı. Aydınlığın, huzurun ve zarafetin sizi saracağı eserin ince bir zevki yansıtan süslemelerine hayran olmamak elde değil. Avlu duvarına bitişik olan sekizgen planlı ve iki sıralı pencerelerle aydınlatılan türbenin içi ise oldukça sade.
Fatih’e doğru gittiğinizde oldukça özensiz bir restorasyon geçirmiş olan Kumrulu Camii’nin mezarlığına bir göz atın. Burada özellikle Fatih Camii’nin mimarı ve muhtemelen Fatih tarafından 1471IJ senesinde idam ettirilen Atik Sinan’ın mezarı da var. Evliya Çelebi’nin söylediğine göre Fatih, yaptığı caminin kubbesi Ayasofya’dan yüksek olmadığı için mimarın ellerinin kesilmesini emretmiş. Cami adını duvardaki Bizans döneminden kalma mermer kumrudan alıyor.
Kurtağa Caddesi’nden tekrar Edirnekapı’ya doğru yürüdüğünüzde sağda kalan Sarayağası Caddesî’nde XVI. yüzyılda yapılan Üç Baş Camii, Mimar Sinan’ın tarihi saptanan ilk eseri olması bakımından büyük önem taşıyor. Minare kaidesi ve kitabesi yapıldığı dönem den kalan caminin tam karşısında yer alan ve 1575 senesinde yapılan medrese ise ne yazık ki zamanın ve ilgisizliğin kurbanı olmuş. Yine de yol kavşağını süsleyen çeşmeyle hoş bir grup oluşturdukları söylenebilir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.