5 Ağustos 2016 Cuma

Türkiye'de Gezilecek Yerlerden

Gezilecek Görülecek Yerler


Türkiye’nin en genç illerinden birisi olmasına karşın Osmaniye’de Hitit, Asur, Pers, Roma, Bizans; İslam döneminin Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı izleri çok açık olarak görülür. Günümüzdeki Osmaniye yaşamının her alanında buram buram Yörük kültürü de tüter.


İl olma hakkını aldıktan sonra şehir, kendisini Adanalılıktan kurtarıp, özgün bir bir kimlik oluşturma sürecini yaşıyor. Bu nedenle, (Asati vatas) KaratepeAslantaş Açık Hava Müzesi, Roma dönemi eseri Kutsal Kastabala (Hierepo lis) Ören Yeri, antik dönemde Çukurova’yı İskenderun’a bağlayan yolu denetleyen Toprak kale. Kadirli yolu üzerinden Ceyhan Nehri’ni kontrol eden Hemite (Amuda) Kalesi ile Değir mendere Kalesi, Haruniye ilçesindeki Abbasi Halifesi Harun Reşit’in uç beyi Faraç Bey tarafından yaptırılan Harun Reşit Kalesi, Sumbas ilçesindeki Çem Kalesi, Çardak Kalesi, Hasanbey li ilçesindeki Kalecik Kalesi, Roma, Bizans ve Türk kültürünü birarada yaşatan Kadirli’deki Alacami, Bahçe ilçesindeki Anadolu Selçuklularından kalma Ağca Bey Cami; Osmaniye’nin kültür ve tarih turizminin geleceğidir. Osmaniye, Doğu Akdeniz’in, Anadolu yaylasına açılan kapısı olması nedeniyle de önemli. Çünkü bu coğrafi konumu ona kültürel kavşak olma özelliği vermiş.


Osmaniye Akdeniz sahilleri ile de önemli. İnce kumlu, sığ denizli, göza labildiğince uzanan, Doğu Akdeniz’in Riviera’sı olmaya aday Burnaz Plajı, şehrin deniz, güneş ve kum turizminin geleceğini şimdiden çizer gibi. Zaman zaman geçit vermez Ceyhan, Savrun, Sumbus, Hamus, Kesiksuyu, Karaçay, Sabun Nehirleri, bu nehirler üzerinde kurulan Aslantaş, Berke, Kesiksuyu ve Kalecik Barajları; Amanos Dağları üzerindeki Zorkun Yaylası, Toroslar’da ki Akçadağ ile Elmacık Yaylası, Düziçi’ndeki Düldül Dağı; şehrin geleceğini şekillendirecek doğa ve yayla turizminin kilometre taşlarıdır. Orman içindeki Haruniye, Kadirli’deki Kokar, Andırın yolu üzerindeki Sarıdanışmanlı kaplıcaları; Bahçe ilçesindeki Uyuzluk Şifalı Suyu ile Osmaniye sağlık turizminin gelişeceği doğal kaynaklara da sahip.


Misk Kokulu Sabunlar


“Sabun Edirne’de elma, portakal, limon, çilek olmuş!..”


 Sabunun tarihi çok eskilere dayanır. Vücut temizliğinin ve keyifli bir banyonun gereklerinden olan sabunla ilgili yapım tekniklerinden söz eden ve M.Ö. 3 binli yıllara tarihlenen Asur tabletleri bilinmekte. Tarihi kaynaklarda antik Çin ve Mısır uygarlıklarında sabun ve benzeri temizlik ürünlerinin bilindiği, Anadolu’daki tarihi Roma hamamlarında sabunun kullanıldığı aktarılmakta. Günümüzde tüketilen sabunların büyük çoğunluğu fabrikalarda, seri üretimle üretilmiş sabunlar. Fakat yer yer Ege’nin zeytinyağlı, Antakya’nın defne yağlı, Siirt’in bitim sabunu gibi el yapımı sabunlar da kullanılıyor.


Edirne’de ise sabun çiçek açıp, meyveye dönüşüyor…


Edirne meyveli sabunlarının tarihi, Osmanlı dönemine, 17’in yüzyılın başlarına dayanıyor. Güzel kokusu ve göze hoş gelen meyve görünümleriyle Osmanlı Sarayı’na kadar giriyor Edirne sabunları. Özellikle sultan kızları, cariyeler ve diğer saray kadınları misk kokulu meyve sabunlarını çeyizlerinde görmek için yarışıyorlar. Saray tarafından tercih edilip kullanılmaları onu daha da aranan, talep gören bir ürün yapar ve bu gelenek günümüze değin yaşar eski Osmanlı başkentinde. Edirne’nin eski mahallelerinden birinin Sabuni adını taşıyor olması kentin bu geleneksel değerine bir vefa borcu olsa gerek.

6 Haziran 2016 Pazartesi

Dağdaki Efes; Şirince

Selçuk’a sekiz kilometre uzaklıkta, dağların eteklerinde kurulu küçücük bir köy Şirince. Küçüklüğüne tezat oluştururcasına ünlü olan bu köy, özellikle bahar ve yaz aylarında binlerce kişinin uğrak yerleri arasında bulunuyor. Turistlerin kilometrelerce yol kat edip buraya gelmelerinin iki sebebi var; köyün mimari yapısı ve şarapları. Şirince, tarihi, mimarisi ve doğal güzelliklerinin yanı sıra “içinde şarap üretilen tek Türk köyü” olması nedeniyle son derece ilgi çekici. Aslında eski bir Rum köyü olan Şirince, kiliseleriyle geçmişin izlerini yansıtıyor. Köyün içinde iki kilise, geçen yıllara meydan okurcasına varlığını sürdürmeye çalışırken, çevresinde 42 adet kilise ve manastır kalıntısının bulunması köyün ne kadar köklü bir tarihe sahip olduğunu gösteriyor. Zaten bu kalıntılardan dolayı, “Dağdaki Efes” adı da verilmiş Şirince’ye.


Dağların eteğinde, bir çanak içine kurulmuş bu şirin köyün tarihine ilişkin rivayet muhtelif. Bir görüşe göre MS 5. yüzyıla dayanıyor kuruluş tarihi. Köyün dağlık ve savunmaya elverişli olması, düşman tehlikesinden korunmak isteyenlerin bu yöreyi tercih etmelerinde en önemli neden olmuş. Ayrıca, Efes halkının sıtma hastalığından kaçmak için buraya sığındığı; yörenin suyu bol, toprağı bereketli ve havası güzel bir yer olması nedeniyle de çekim merkezi haline geldiği de söylenceler arasında.


Şirinceliler ise köylerinin kuruluşlarını bambaşka bir hikâyeye dayandırır. Onlara göre köyün kuruluşu, Beylikler dönemine rastlar. Efes’te yaşayan beylerin yanında çalışan köylülerden kırk kişilik bir grup azat edilir ve kendilerine bir yer bulup yerleşmeleri istenir. Köylüler bugünkü Şirince’nin kendilerine verilmesini isterler. Beyin “Yerleşeceğiniz yer güzel mi?” diye sorması karşısında, doğruyu söylerlerse bu topraklara sahip olamayacaklarını düşünen köylüler “Çirkince” yanıtını verirler. Bey de “Öyleyse köyünüzün adı Çirkince olsun” der ve azat edilen köylüler tarafından bugünkü Çirkince kurulur. 1930’larda zamanın İzmir Valisi Kazım Dirik Paşa’nın emriyle köyün ismi Şirince’ye çevrilir.


Şirince özellikleri sıralamakla bitmeyen bir köy. Şarabın bu köy için ayrı bir değeri var. Çevresinde bulunan bağlar nedeniyle, 1996 yılına kadar köy halkı evlerinde yaptığı şarabı gelen konuklarına satabilirken, çıkan bir kanunla şarap yapımı fabrikaya devredilse bile, köylüler için şarap, gelir kaynaklarını oluşturan en büyük unsur. Köyün her yerinde bir şarap evine rastlamak mümkün. Sohbet etmeyi seven esnaf ziyaretçilere, küçük bardaklar eşliğinde çeşit çeşit şarap sunar. O kadar çok çeşit var ki, karar vermek zorlaşır. Elma, kayısı, böğürtlen, şeftali, nar ve kavun şarapları bu çeşitliliğin içinde ilk akla gelenler. Mimarisi, tarihi ve doğal güzellikleri, nevi şahsına münhasır halkı ve tabii şaraplarıyla herkesin gidip görmesi gereken bir yeryüzü cenneti Şirince.


Her yerinde tarihin izlerini taşımaktan duyduğu gururu dini, dili, milleti ne olursa olsun tüm dünya vatandaşlarıyla paylaşan Selçuk, binlerce yıldır sessiz sedasız üzerinde taşıdığı mirası geleceğe taşıyor. Siz de bu mirası görmek üzere Selçuk’a gittiğinizde, günümüzün modem dünyasından soyutlandığınızı ve zaman tünelinde bir yolculuk yaptığınızı hissedebilirsiniz. Gözleriniz aracılığıyla beyninize ve yüreğinize yaşattığınız büyük keyfi midenize de yaşatmak istiyorsanız, Selçuk’un o ünlü çöp şişlerinden tatmanızı ve Şirince’de “Şevketi Bostan” yemenizi özellikle tavsiye ederiz. Efes’te, Şirince’de, Meryem Ana Evinde gördüklerinizi gözlerinizin, çöp şişin ve “Şevketi Bostan”m tadını damağınızın unutmayacağına emin olabilirsiniz.


 


 

27 Mayıs 2016 Cuma

Türkiye’in En Kuzeyine Yolculuk

Sinop’un en heyecanlı keşif noktalarından biri de, Türkiye’nin en kuzeyinde bulunan deniz feneri. Şehir merkezinden 22 kilometrelik yolculukla ulaşılan fenere, ‘Türkiye’nin en kuzey ucunu görünüz’ levhalarını izleyerek varmak mümkün. Yolun son beş kilometresinde yerleşim iyice seyrekleşip, yerini pastoral manzaralara bırakıyor. Tahta çitlerle çevrili yeşil tepeler, keçi sürüleri ve alabildiğine yalnızlık duygusu eşliğinde denize doğru kıvrılıp giden yolun ucunda müthiş bir fotoğraf saklı: Hırçın dalgaların dövdüğü bazalt kayalıkların hemen üzerinde bembeyaz zarif gövdesiyle yükselen İnceburun Deniz Feneri. Asırlardır ekmeğini denizden çıkaran yöre insanının koruyucu meleği. Denize uzak olmasına rağmen, rüzgârın savurduğu tuzlu damlacıkların ruhunuzu yenileyeceği anlarla yetinmek istemezseniz, çevre turuna çıkmanız gerek. Taş kiremitli köy evleri, iskelesi, mağarası, el dokumaları ve doğa hâzinesi Akgöl’ü ile anılan Ayancık; Beyaz Balina Aydın’ın meşhur ettiği Gerze; 19901ı yıllarda turizme açılan Tatlıca Şelaleleriyle ünlü Erfelek ve kalesiyle öne çıkan Boyabat gibi ilçeler de, seyahatinizin durakları olmaya aday yerler arasında.


Su Perisine Veda


Kentin girişinde karşılaştığımız, dönemin en kudretli imparatoru Büyük İskender’e söylediği “Gölge etme başka ihsan istemem” sözüyle ünlü filozof Diyojen’in altı metrelik mermer heykeli, Sinop’un tarihini hatırlatıyor bizlere. Adım mitolojideki su perisi Sinope’den aldığı rivayet edilen kentteki yaşam izleri, 5 bin yıl öncesine kadar iniyor. Geçmişi Amazon Kraliçesi Sinova’dan Denizci Arganotlara kadar uzanan Sinop, Karadeniz’in çalkantılı sularından kaçan gemiler için güvenli bir sığınak olmuş yüzyıllarca. İstanbul gibi büyük şehirlerden gelenler için şaşırtıcı ölçüde mütevazı görünen Sinop’un şehir merkezi de keyifli bir gezi seçeneği. Tarihi Sinop Cezaevinden yarımadanın ucuna doğru devam eden ana yolun bağlandığı Sakarya Caddesi, kentin ticari merkezi. Caddenin ortalarındaki 1214 tarihli Alaaddin Camii, kentin en eski İslam eseri. Adliye ve Valilik binalarının bulunduğu meydandaki Sinop Müzesi, ülkemizdeki en eski müzecilik girişimlerinden biri. Sinop’un simge isimlerinden biri olan Rıza Nur’un adını taşıyan kütüphane için, İç Liman tarafındaki Aşıklar Yolu’nu Karakum yönünde takip etmeniz yeterli. Kurtuluş Savaşı’nda doktor olarak görev yapan, ilk meclisin de kurucu mebuslarından biri ve ilk eğitim bakanı olan Nur’un çalışma odası görülmeye değer. Yarımadanın Karadeniz’e bakan Kuzey Kale Surları’nı gördüyseniz, Sinop’la vedalaşmak için mendirek çevresindeki sahil kahveleri sizi bekliyor olacak.


Püfür püfür Karadeniz rüzgârları yüzünüzü okşarken, Sinop’un ‘adalı ruhu’ dediğimiz huzur dolu kollarının sizi de sarmaladığını hissedeceksiniz.


‘İnceburun, İskoçya Kirsali Gibi’


“Dizi çekimleri için yaklaşık 6 aydır Sinop’tayım. Sinop, bir şeylerden uzaklaşmak, sadece kendini dinlemek isteyenler için özel bir sığınak gibi. Havası, doğası ve insanıyla Türkiye’deki en güzel, en sürprizli yerlerden biri. Uçsuz bucaksız sahilleri ve sakinliğiyle Sinop, gelecekte yaşamayı hayal ettiğim yere benziyor. Hiç bir yerde rastlamadığım rüzgâr etkileri var burada. Üç tarafı deniz olduğu için bir ada duygusu veriyor insana. Balığının bolluğu yanında, sahil lokantaları da çok keyifli Sinop’ta. En kuzeydeki İnceburun ise doğası ve melankolisiyle Iskoçya kırsalı gibi. Sinop’u neden bu kadar geç tanıdım diye hayıflanadığım zamanlar oldu. Hani çocuğumu özlemesem, İstanbul’a bile dönmez, burada daha uzun süreler kalmayı denerdim.”


 


 

20 Mayıs 2016 Cuma

Yunanistan’ın Görülmesi Gereken 10 Yeri

Son yıllarda yaşadığı ekonomik krizle büyük bir sarsıntı yaşayan komşu ülke Yunanistan’ın aslında tarihi miraslarının oldukça geniş olduğunu ve turizm için cazip bir ülke olma özelliğini hala daha sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Nitekim ekonomik kriz sularının bir nebze olsun durulduğu bu ülkede sizleri bir turist edasıyla gezintiye çıkacağınızı düşünerek görülmesi gereken 10 önemli yer ve yapıyı bu yazımda sizler için açıkladım.


Neşeli, hoşgörülü ve tarihi eserlerin cazibesiyle dolu Selanik şehri, hayatın basit zevklerinden mutluluk duyanlar için hesaplı tercihlerden biridir.


Buradaki günlerini, geçmiş zamanın romantik kalıntılarını keşfederek, ülkenin lezzet başkenti olmanın sağladığı tatsal zevklere dalarak veya deniz kenarında kokteyllerini yudumlayarak geçirebilirsin.


Dilersen, şehrin yerli halkını Türk esintileri taşıyan, meyhanelerinde domino oynarken seyredebilir, Louloudadika pazarından harikulade parlak renklerde çiçekler satın alabilir ve limanı gezmek için bir feribota da atlayabilirsin.


1. Selanik’in Şemsiyeleri


Sahilde bulunan Makedonia Palace Hotel’den 3km sonra yolda göbek olarak bulunan Selanik’in simgelerinden birisidir. 1997 yılında Avrupa Kültür Başkenti Selanik için Giorgos Zongolopoulos tarafından yapılmıştır.


2. Tsimiski Caddesi


Tsimiski Caddesi, İstanbul Kadıköy yakasındaki Bağdat Caddesi gibidir. Sadece ölçek olarak küçük olan caddede trafik ortadan akarken sağlı sollu bulunan mağazalarda alışveriş yapma imkanı bulabilirsiniz.


3. OTE Tower


İlk olarak yunan telekomu olarak hizmet veren kule bugünlerde gsm operatörü Cosmote tarafından kullanılmaktadır. 360 derece dönen kafetaryasını görmenizi isterim.


4. Selanik Sahili


Selanik ile İzmir benzerliğini bilmeyen yoktur. Selanik sahili de aynı İzmir Kordon’u gibidir. Sadece deniz dolgusu olmadığından İzmir kadar geniş değildir. Sahildeki barlara oturup güneşin batışını izlemek büyük keyif verecektir.


5. Ladadika


Ladadika, Selanik’in tavernaları ile meşhur bir bölgedir. Oldukça kaliteli yemekler yiyebileceğiniz lokantalar bulunurken geleneksel yunan ezgilerini dinleyebilirsiniz.


6. Kamara Meydanı – Rotonda


Kamara Meydanı, Selaniklilerin buluşma noktasıdır. Öğrencilik yıllarımda arkadaşlarım ile randevulaşmalarımız hep burada olurdu. Bu yüzden etrafta oldukça genç görebilirsiniz. Kamara’dan biraz yukarı çıktığınızda ise Osmanlı döneminden kalma Rotonda Camisini göreceksiniz. Şimdilerde müze olarak kullanılmaktadır.


7. Aristotle Meydanı


Aristotle Meydanı’nın mimari yapısı sizi büyüleyebilir. Meydanın her 2 yanındaki bina ve geniş alana sahip meydan, şehrin en ferah noktalarından birisidir. Solda bulunan Electra Palace Hotel’in terasına çıkmanızı tavsiye ederim. Yemek yiyip içmeseniz bile o terastan manzaranın tadını çıkartın kesinlikle.


8. Ano Poli


Yukarı şehir anlamına gelen Ano Poli, hemen hemen tüm Selanik’i görebileceğiniz şehrin en tepe noktasıdır. Akşamüzeri bir tavernada içeceğiniz uzonun tadı, manzara ile ayrı bir güzel tat bırakacaktır damağınızda.


9. Beyaz Kule


Beyaz Kule, Osmanlı döneminde zindan olarak kullanılmış, şehir daha sonra yunanlara geçtiğinde geçmişin izleri silinmesi için beyaza boyanmıştır. Adını da buradan almaktadır.


10. Atatürk’ün Evi


Ve tabi ki Atatürk’ün doğduğu Ev. En son yapılan restorasyondan önce açıkçası pek hoş değildi. Yeni hali ile kesinlikle görmenizi tavsiye ederim.


 

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Tarih Safarisinde “Persepolis” Turu

Günümüzde gerek siyasi gerekse coğrafi olarak doğru veya dolaylı olarak bir çok çıkar çatışmasının yaşandığı bölgede yer alan İran’ın geçmişindeki tarihinden günümüze gelen meşhur tarihi ne yazık ki her ne kadar kendi içerisinde bir savaş yükümlülüğü veya bir kriz olmamasına karşı etrafındaki ülkelerin yaşadığı olağanüstü hal durumlarından dolayı turistlerin neredeyse hiç ziyaret etmemektedir. Bu yazımda sizlere Persepolisi bir gezici gözlemiyle aktararak tarihi yer hakkında bilgi vermeyi amaçlıyorum. Umut ediyoruz ve diliyoruz ki bir an önce bu kaos ortamı kısa süre içerisinde o bölgeden kalkar ve sular durulur. Böylece biz gezginler için yeniden keşiflerin yolu açılır.


İran tarihinin en görkemli dönemi hiç kuşkusuz M.Ö. 6. yüzyılda yaşamış olan ünlü Pers Kralı Darius dönemidir. Batı Anadolu’dan Hindistan’a, Ön Asya’da geniş ve görkemli bir imparatorluk kurmuş olan kral Darius, birçok küçük krallıkları kendisine bağlamış, bu özelliğinden dolayı da Krallar Kralı unvanını alarak yedi düvele nam salmış. Böylesine bir görkem ve kudrete sahip bir kral olur da onun gücü ve görkemini simgeleyen büyük bir taht ya da sarayı olmaz mı? Olur elbet. Nitekim Pers Kralı Darius gücünün doruğundayken başkent Persepolis’te bugün İranlılar’ın “Taht-ı Cemşid” adını verdikleri büyük bir taht ve şanına yakışır bir saray yaptırmıştır.


İran’ın tarihi dokusuna biraz olsun tanıklık etmek gerekiyorsa yolu bu ülkeye düşenlerin ilk görmesi gereken tarihi kalıntılardan biri, hatta birincisi hiç kuşkusuz Persepolis’teki antik kalıntılarıdır. Kavurucu yaz sıcaklarında bu ülkeye gidenler bile sabahın ilk saatleri veya akşam serinliğinde ülkenin Şii merkezi sayılan Şiraz kentinden bir arabaya binip 55 kilometre kuzeye giderek antik çağdaki bu görkemli sarayın kalıntılarıyla hasret gidermelidir. Geniş Şiraz Ovası’na hâkim bir tepeye sırtını dayamış olan Persepolis’i ziyaret edenler sadece Pers kültürü ve kral Darius hakkında bilgilenmeyecek, sarayın görkemli sütunları arasında dolaşırken Makedonyalı Büyük İskender ve onun görkemli ordusunun da bıraktığı derin ve yıkıcı izleri de yakından göreceklerdir.


Darius’un Etkileyici Şehri “Persepolis”


Pers İmparatorluğu’nun başkenti olan Persepolis, M.Ö. 6. yüzyıl sonlarına doğru Pers Kralı I. Darius (Dara) tarafından kurulmuş. Bu antik kent içindeki en görkemli yapı ise tabii ki kralın sarayı olmuş. Saray taşıma toprakla yapılan, tepesi 473 metre uzunlukta, 86 metre genişlikte ve 13 metre yüksekliği olan yapay bir tepe üzerine inşa edilmiş. Sarayın bulunduğu bu taraçaya iki geniş merdivenle çıkılıyor. Merdivenlerin yan duvarları kral Darius’un rakiplerine gözdağı vermek ve gücünü göstermek için yaptırdığı devasa büyüklükteki  kabartma heykellerle doldurulmuş.


Darius’tan sonra tahta çıkan diğer Pers imparatorları da bu sarayı kendilerine mekân olarak seçmiş ve her defasında biraz daha büyütüp genişletmiş. Taht salonunda, her biri 20 metre yükseklikte olan ve üzerinde 2 metre yükseklikte başlıkları olan 100 sütundan şimdilerde sadece birkaç tanesi ayakta kalabilmiş. Sütun başlıklarının çoğu insan, boğa ve at başı şeklinde yapılmış. Sarayın iki büyük sütunla tutturulan kapısının yüksekliği 11 metreyi buluyor. Kapıdaki sütunların önünde, yüzleri insan şeklinde olan iki boğa heykeli yer alıyor.


Darius’un, Mısır’ın güneyindeki granit ocaklarından (obilisk taşı) getirilen blok taşlarla yapılmış “Apadama” denilen tören salonu tamı tamına 10.000 kişi alıyormuş. Bu kadar büyük bir kapalı salon günümüzde de dahil olmak üzere başka hiçbir sarayda bulunmuyor. Hazine sarayının geniş avlusuna açılan dört büyük ahşap kapısından bazıları yok olmak üzereyken renkli ve süslü alçılarla kaplanmış. Sarayın kalıntıları üzerinde dolaşırken özellikle geçiş bölümlerinde sıra sıra dizilmiş heykel kalıntıları bozulmadan günümüze kadar gelebilmiş. Bu büyük sütun kaideler üzerinde, Perslerin sosyal yaşamını ve inançlarını yansıtan çok sayıda heykel bulunuyor. Bunlar iyilik sembolü olan yarı insan bir savaşçıyla kötülük sembolü olan bir canavarın mücadelesini anlatıyor. Bu mücadeleden her defasında zaferle çıkan ise tabii ki iyilik sembolü olan Darius oluyor.


Taht-ı Cemşid ve Nakş-ı Rüstem


Persepolis’in yakınındaki kayalık dağın yamaçlarında birbirinden 8-10 kilometre uzaklıkta, kayalar oyularak yapılan ve saray görünümlü iki kaya mezarı bulunuyor. Bizim Batı Anadolu’daki Frigya döneminden kalma  yamaçlardaki büyük kayaların oyularak yapıldığı kral mezarlıklarına benzeyen bu mezarlar “Taht-ı Cemşid” ve “Nakş-ı Rüstem” olarak anılıyor. Bunlardan ilki Darius’a ait.


Eee ne oldum demek kadar ne olacağım da demek gerekiyor. Görkemli tahtlar, saraylar yaptırsanız da gün gelir devran döner birileri o sarayı altınızdan çekiverir. Tarih sayfaları bu hikâyeleri yazmakla bitiremiyor. Nitekim M.Ö. 331’de Büyük İskender Anadolu’dan başlayıp büyük doğu seferine çıktığında Orta Asya’yı da aşarak Hindistan’a kadar geçtiği tüm toprakları titretirken bu hışımdan en fazla nasibini alanlardan biri de Persler ve Darius olmuş. Büyük İskender’in sayıca daha az olmasına rağmen dahiyane bir taktikle Pers ordusunu birkaç saat içinde bozguna uğratıp, Darius’u ortadan kaldırmasıyla birlikte saraya girdiğinde büyük bir şok yaşadığı söylenir.


Gözünün gördüklerinin o güne dek hayal ettikleriyle dahi boy ölçüşemeyecek kadar güzel olduğunu fark ettiğinde, tedirgin olmaya başladı. Burnuna gelen kokuların, dokunduğu çiçeklerin, eğilip pınarlardan içtiği şarapların, ağaçların altında sere serpe yatan hurilerin ve gözünün gördüğü ne varsa hepsinin ilahi bir mükemmellikte olduğunu görünce “Cennet artık benim oldu” dediği söylene gelir. Ne var ki Hint Seferi’nden dönerken Persli bir kadınla ateşli geceler yaşadıktan sonra başına gelen zehirlenme faciasından sonra askerlerine biraz kıskançlıktan dolayı tarihteki bu en görkemli sarayı yağmalattığı ve sonunda da yakıp yıktırdığı biliniyor. Bu yağmalamanın asıl nedeninin Perslerin, İskender’inkilerden daha güzel bir kenti olmasından kaynaklandığını söyleyen tarihçilerin sayısı da hayli fazla.


Persepolis’in yakın tarihteki siyasi çalkantıyla bağlantısına gelince: Ekim 1971’de, Pers Kraliyeti’nin kuruluşunun 2500. yıldönümü kutlamaları sırasında kendini adeta Krallar Kralı Darius ilan eden Şah Rıza Pehlevi’nin tüm dünyada büyük yankı uyandıran görkemli kutlamaları ve tüm ülkelerden davet edilen kral, devlet başkanları, prens ve prensesler ile dünya jet sosyetesine yapılan 100 milyon dolar bütçeli ikramların İran halkının üzerinde büyük bir tepkiye neden olduğu, bu durumun Pehlevi ve İran rejiminin değişikliği üzerinde ilk kıvılcımı başlattığı hâlâ söylenip durur.


Mollalar iktidara geldiklerinde Persepolis büyük bir sessizliğe gömülmüş, hatta bazı sütunların yüzleri bizzat tahrip edilmiş, gezilmesi yasaklanarak askeri bölge ilan edilmiş. Ancak son yıllarda turizmin önemini yeni yeni anlamaya başlayan İran yönetimi UNESCO ile işbirliği yapmaya razı olarak bir dizi ortak projeyle Persepolis’in korunması ve restorasyonu için çalışmalara başlamış.  İran Hava Yolları’nın logosunda Persepolis’te bulunan heykellere yer verilmiş. Yine de en önemli sorun ulaşım sorunu. Şah döneminde Şiraz’dan Persepolis’e direkt otobüs kaldırılırmış. Bugün ise turistler zorlukla ve kendi olanaklarıyla ancak bu antik kente ulaşabiliyor.


 


 

14 Mayıs 2016 Cumartesi

Kaşif ve Gezgin

Piri Reis


Doğum tarihi bilinmemektedir. 155 i’te Kanuni tarufmdan boynu vurdurulmuştur. Denizcilik ve coğrafya alanındaki eserleriyle ünlüdür.


Piri Reis, gemiciliğe beşledikten eonre Akdenizli* İren ysmnı dolsstı. Yeninde vnlır tığı Kemel Rele, korsanlığı bırakıp devlet hlımetlne geçince Plrt Reis de onu İsledi II. Beyeıld devrindeki denli eeveylertnde Un yepmeye başladı, Yavuz Selim ve ksnunl Süleyman semenlerindeki denli savaşlarına da katıldı Pir silrft Barbaros’la çalıştı 1531 ‘do Mısır Donanmaeı Kumandanı oldu. 3t parça gtml ila Suvaya’tan kalkarak Kı zıldenls’l geçip Basra körfeslne açıldı Arabistan yarımadasındaki Aden kelesini aldı Fakat stratejik Önemi bulunen Hürmüş adasını, ede helkının verdiği kıymetli hediyeler yüzünden, zaptetmedi Portekiz donanmasıyla de eeveşmeyıp î gemi ve ganimet terle Mıeır’e dündü ve bu hettlerını heyetiyle ödedi Plrt Rele’ln. Akdeniz’in butun sahillerini anlatan Kitabı Bahrlyye adlı cogrelys kitabı ve değerli bir atlası vardır.


Nicolas Appert


Fransız ticaret adamı ve mucidi 1752’de Chülonssur-Mame’da (Fransa) doğdu, lMl’de Mnssy’de (Fransa) öldü.


Besin konserveleri sanayisinin öncüsüdür. Bugün bütün dünyada o keder gallfmie bulunan beeln konserveleri aanayll, 1790 yıllarınn doğru Paris’te şekercilik yapmakta olan Nicolas Apperte çok saylar borçludur. Zira Appert çok sıkı kepeli kaplara konarak hlt süre kaynatılan besin maddelerinin içindeki mayelerın sıcaklık etkisiyle yok edilebileceğini düşünmüştü mayaları alınmış bu yiyecekler, uzun süre bozulmadan yanabilecek dununda kalabilirdi. Hemen deneye girişen Appert hava almayacak şekilde sımsıkı kapanığı cam kavanozlara meyve, hattâ süt gibi besinleri koydu vs bunları su dolu hlr kabın içinde tutarak kaynattı vo umduğu sonucu aldı Aylar soma Appertin hamle dığı konservelerle uzun bir eslere çıkan gemiciler, kış ortasında, llkbahaı sebzelerini lezzetla yediklerini söylediler


Branly


Édouard Branly Fransız öğretmeni ve fizikçisi, 1844’te Amiens’de (Fransa) doğdu, 1940’ta Paris’te öldü.


Branly borusu diye de anılan ilk telsiz telgraf alıcısını gerçekleşleştirdi. Paris’teki Katolik Enstitüsü’ndekl laboratuvarında. Profesör Branly on beş yıldan beri aynı konu üzerinde sürekli bir şekilde deneyler yapmaktaydı. İçine maden talaşı doldurulmuş ve İki ucu madeni birer kapakla kapatılmış ince cam tüpten, biraz ötede bir kıvılcım çaktırıldığı zaman akım geçiyordu. 1890 yılında bir gün, asistanının da yardımıyla Branly, kesin bir deneye girişti: Asistan, kıvılcımı bir başka binada çaktırdı. Gayet tabii, arada birçok duvar vardı. Buna rağmen İçinde maden talaşı bulunan tüp, elektrik akımını aldı. Telsiz telgraf işaretlerini almaya yarayan ve ileride Marconi tarafından uzağa yayın deneylerinde kullanılacak olan âlet bu şekilde gerçekleşmiş oluyordu. Branly, sâkin ve mutlu bir halde evine döndü ve yorgunluğunu gidermek üzere öğrencilerinin çözmeleri için birkaç problem hazırlamaya koyuldu.


 


 


 

7 Mayıs 2016 Cumartesi

İstanbul’un Bir Kanadı “Anadoluhisarı”

Tarihi İstanbul’un görülmesi gerekli olduğunu düşündüğüm ve engine bir tarihe sahip olan Anadolu hisarı hakkında derin bilgileri özetleyerek sizlere sunduğum bu yazımı umarım beğenirsiniz.


İstanbul Boğazı ile Göksu (Aretas) Deresi’nin Boğaz’a karıştığı yedi dönümlük, denize doğru uzanan alanda bulunan bu kale çevreye ismini vermiştir. Anadoluhisarı, ileri bir karakol olarak Yıldırım Beyazıt tarafından 1395 yılında yaptırılmıştır. Kalenin bulunduğu alanda yapılan araştırmalarda daha eskiye yönelik kalıntılara rastlanmamıştır.


Yıldırım Beyazıt’ın bu kaleyi yaptırmasındaki amaç Boğaz geçişlerini kontrol altına almak ve Göksu Vadisi’ne girişi de önlemek idi. Nişancı Mehmet Paşa tarihinde Güzelcehisar olarak ismi geçen bu kaleye Gözlücehisar ismi de yakıştırılmıştır. Nişancı Mehmet Paşa tarihinde kalenin yapım tarihi 1394–1395 olarak belirtilmiştir. Fatih Sultan Mehmet dönemi tarihçilerinden Tursun Bey buradan Yenihisar veya Yenicehisar olarak söz etmiştir. Hoca Sadettin Efendi de buraya Akçahisar olarak değinmiştir. Aşıkpaşazâde tarihinde bu kalenin yapılışı ile ilgili bilgiler bulunmaktadır:


“Yıldırım Beyazıt, Kocaeli’nden geçerek, İstanbul’a doğru geldi (1390–91) ve Şile Kalesini alan Yahşi Bey’i gönderdi. Sultan Boğazkesen üzerinde Güzelce Hisar adlı bir şato yaptırdı.”


Yıldırım Beyazıt ile Timur arasında 1402’de yapılan Ankara Savaşı’ndan sonra kale Osmanlı yönetiminde kalmıştır. Bu dönemde Osmanlı Beyliği dağılma aşamasına geldiğinden Süleyman Çelebi Bizans’ın desteğini sağlamak amacı ile İstanbul’a yakın olan Kartal, Pendik gibi yerler Bizans’a geri verilmiş, ancak kalenin bu dönemdeki durumu bilinmemektedir. Bazı kaynaklarda Süleyman Çelebi’nin bir süre burada kaldığı da belirtilmektedir.


Fatih Sultan Mehmet Rumelihisarı’nı yaptırırken Anadoluhisarı’nın çevresini de bir Hisarpeçe ile çevirmiştir. Bu duvarın arkasına yerleştirilen toplar ile de Boğaz’dan geçen gemilere gerektiğinde ateş açılması sağlanmıştır.


İstanbul’un fethinden sonra bu kalenin işlevi bitmiş ve bir süre suçlu Yeniçeriler için hapishane olarak kullanılmıştır. XVII.-XVIII. yüzyıllarda bir süre Boğaz’a yönelik kazak akınlarının önlenmesinde kullanılmış, daha sonra Boğaz girişindeki kale ve istihkâmların yapılması ile de önemini yitirmiştir.


XVI. yüzyılda hisar ve çevresinde görevli askerlerin ve ailelerin yerleşmesi ile burası küçük bir mahalle konumuna gelmiştir. Fatih Sultan Mehmet döneminde hisarın önüne küçük bir mescit yapılmış ve burası Anadoluhisarı Mescidi Mahallesi ismi ile eski kayıtlara geçmiştir.


 


Evliya Çelebi burada 1080 ev, 7 mektep, 20 dükkân, namazgâh ve mescitten oluşan bir mahalle olduğunu ve Üsküdar Subaşılığı’nın kontrolünde bulunduğunu yazmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun sonlarına doğru hisarın etrafı yalı ve saraylarla doldurulmuştur.


Anadoluhisarı Osmanlı mimarisinde kale mimarisine göre yapılmıştır. İlk yapımında kare planlı bir kule ve bunu çevreleyen duvarlardan meydana gelmiştir. O dönemde kalenin bulunduğu yer kayalık bir burun olduğundan denizin sur duvarlarına kadar geldiği sanılmaktadır. Göksu Deresi’nin getirdiği alüvyonlar daha sonra arazi konumunu değiştirmiş, kalenin duvarlarının çevresi dolmuş ve kale iç kısımda kalmıştır.


Anadoluhisarı dört ayrı bölümden meydana gelmiştir. Bunlar Asıl Kale (İç Kale), İç Kale duvarı, Dış Kale duvarı ve Dış Kale duvarındaki kulelerdir. Asıl Kale bazı yerlerde toprakla düzleştirilerek kayalık üzerine oturtulmuştur. Kare planlı ve oldukça yüksek bir yapıya sahiptir. Duvarların üzerindeki kirişlere ait çukurlardan kalenin üç katlı bir şato görünümünde olduğu anlaşılmaktadır. Üst örtüsünün ne şekilde olduğu tam olarak anlaşılamamıştır. Melling’in gravürleri ile Pertusier Atlası’nda kurşun örtülü sivri külahlı olduğu görülmektedir. İstanbul’a 1830 yılında gelen Thomas Allom’un gravürlerinde ise hisar çatısız olarak görülmektedir. Bu da gösteriyor ki, kalenin külahı 1830 yılından önce yıkılmıştır.


Kalenin taş blok ve tuğlalardan oluşmuş duvar kalınlığı 2–3 m. arasında değişmektedir. Buraya yapılacak muhtemel bir saldırının kuzeyden gelme olasılığı göz önünde bulundurularak bu yöndeki duvarlar daha kalın tutulmuştur. Giriş İç Kale duvarından birinci kata atılan asma bir köprü ile sağlanmıştır. Ayrıca batı duvarlarına oyulan taş merdivenlerle zemine, ahşap merdivenlerle de üst katlara geçiş sağlanmıştır. Sonraki yıllarda bu giriş değiştirilmiş, kalenin güney-batı duvarlarına yeni bir kapı açılmıştır. Kalenin üst katında mazgallar ve istihkâm siperleri bulunmaktadır. Sur duvarlarını içeriden 1,5 m. genişliğinde bir yol çepeçevre dolaşmaktadır. İç Kale duvarları 2–3 m. kalınlığında olup, kuzey-batı ve kuzey-doğu köşelerinden Asıl Kale’ye bağlanmaktadır. Ayrıca mazgallı duvarların köşelerine de dörder nöbetçi kulesi yerleştirilmiştir.


İç Kale’den sonra yapılmış olan Dış Kale duvarları tamamen kesme ve moloz taştan yapılmıştır. Duvar örgü sistemini büyük taş dizilerinin aralarına dizilen küçük taşlar oluşturmuştur. İç Kale duvarlarına göre daha ince olan Dış Kale duvarları İç Kale’ye güney-doğu ve kuzey-doğu köşelerinden bağlanmıştır. Mazgallı korkuluklarla sonuçlanan Dış Kale duvarlarının üç köşesine de silindirik, yarım yuvarlak ve at nalı biçiminde üç kule yerleştirilmiştir.


Dış Kale duvarlarında bulunan kuleler kendi aralarında at nalı, yarım yuvarlak ve silindirik olmak üzere üç tanedir. At nalı şeklindeki kulelerin çapı 4.75 m. olup, kalınlığı 2 m. dir. Büyük olasılıkla denizi kontrol altında tuttuğundan ötürü de bu duvarlara mazgallar yerleştirilmiştir. Buna benzer olan yarım yuvarlak kule 7,5 m. çapında olup, ahşap kirişlerle dört kata ayrılmıştır. Ahşap merdivenlerin birbirine bağladığı katlarda mazgal delikleri, iç kısımlarda ise dikdörtgen ve yarım daire şeklinde kapı ve pencere izleri görülmektedir. Bu kulelerin eteklerinde taş tuğla sıraları ile aralarındaki balık kılçığı biçiminde tuğla örgüler dikkati çekmektedir. Surun kuzey köşesinde kayalık tepe üzerinde bulunan mazgallı, silindirik kule ise 6 m. çapında ve üç katlıdır.


Cumhuriyetin ilanından sonra Anadoluhisarı İstanbul Belediyesi tarafından onarılmış, bu arada ortasından geçirilen Üsküdar-Beykoz karayolu kalenin bir bölümünün yıkılmasına ve özelliğini kısmen de olsa yitirmesine neden olmuştur. Bu yol yapımı sırasında çevresindeki kaleye bitişik evler kamulaştırılarak yıkılmış ve kalenin kalan kısımlarının ortaya çıkması sağlanmıştır.


Günümüzde Kültür ve Turizm Bakanlığı yönetimindeki Hisarlar Müzesi Müdürlüğü’ne bağlıdır. Bakanlık tarafından 1992–1993 yıllarında acil onarımları yapılmıştır.


 

20 Nisan 2016 Çarşamba

İstanbul Gümüşsuyu’nda Tarihi Yapı Analizleri

Gümüşsuyu’nda karşılıklı olarak iki koca bina duruyor. Birisi estetik, diğeri ise çirkinlik abidesi olarak yükselen bu iki binayı es geçmek olmaz. Bunlardan ilki Park Oteli ya da bugünkü haliyle Sürmeli Otoparkı. Tabii otoparkın tarihinden bahsedecek değiliz. Park Otoparkı’nın bulunduğu yerde Park Oteli vardı. Ondan da geriye gidersek, otel henüz yokken, yani 19. yüzyılın ikinci yansında bu bölgede İtalyan Elçisi Baron Alberto Blanc’nın konağı vardı. Söylenenlere göre iflasın eşiğine gelen Blanc bu% konağı 1897’de Berlin Sefiri Ahmed Tevfik Paşa’ya sattı.


Tevfik Paşa, İsviçreli eşiyle beraber bu eşsiz Boğaz manzaralı konakta on dört sene yaşadı. Konağın bir kısmının 1911’de yanmasının ardından, Pera Palas ve Tokatlıyan’ın eski günlerinde olmadığım düşünen Tevfik Paşa’nm oğlu Ali Nuri Okday, buraya bir otel yapmaya karar verdi. Otel 1930 yılında “en güzel deniz manzarası anlamında” anlamında Miramare adıyla açıldı.


Bir yıl sonra da Park Otel adını aldı ve kısa sürede özellikle barıyla dünyanın en iyi otellerinden birisi olarak ünlendi. Şüphesiz bu ününe kavuşmasında otelin efsane müdürü ufak tefek, gümüş saçlı, filozof bakışlı, setre pantolonlu Aram Efendi’nin (Aram Hıdıryan) rolü büyüktü. Yahya Kemal on altı yıl boyunca aralıksız otelin müdavimi oldu.


Adnan Menderes İstanbul’a geldiği zamanlarda daima burada kalırdı. Atatürk, İnönü, Celal Bayar, Münir Nurettin Selçuk yine bu otelde kalan ünlü isimlerdi. Bir İtalyan ustanın elinden çıkma gül ağacı ve meşeden oyma ban da otelin kendisi kadar ünlüydü. Rakıcıların kekikli zeytin ve kırmızı biberli küp beyaz peynirinin burada ortaya çıktığı hâlâ söylenir. Fransız gümüşü kaplarda incecik pudra şekeriyle beraber servis edilen cinfizz’i ve kuru üzümlü martinisi de spesiyalleri arasındaydı.


Tango partileri, beş çayları ve özel gecelerle Park Otel kırk yıl boyunca sosyeteyi, edebiyatçıları, ressamları ve politikacıyı kendisine çekmişti. Fakat gün geldi, Türkiye’nin yaşadığı ekonomik sorunları otel de yaşadı. Tüm bunlara Hüton ve Divan gibi konforlu otellerin açılması eklenince, Park Otel 1979 yılında demir kapısını müşterilerine kapattı. Sürmeli Holding tarafından satın alman bina kentin en panoramik yerine yirmi altı katlı “modem” bir otel yapma düşüncesiyle yıkıldı. Yıllar süren hukuki mücadeleyi kazanan İstanbul oldu ve buraya yeni bir beton yığınının dikilmesine son anda engel olundu ama iş işten çoktan geçmiş, güzelim Park Otel yerle bir edilmişti. Neyse ki meşhur ban ve PO yazılı porselen takınılan yeni yapılması düşünülen otele konulması düşünüldüğünden korunabildi.


Alman elçilik olarak hizmet veren yapı 1923’ten sonra Alman Konsolosluğu adını aldı. Aslında Almanya ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki diplomatik üişkiler, Almanya’nın henüz Prusya Krallığı olduğu dönemde başlamıştı. 1865’te Prusya Elçisi olarak İstanbul’a gelen Kont St. Simon, Galata Kulesi yakınlarındaki Yazıcı Sokak’ta, bugün yerinde Doğan Apartmanı’nın yükseldiği eski bir Osmanlı konağı olan Mahmud Paşa Konağı’nda kalıyordu.


Eski konakta bitip tükenmek bilmeyen sorunlar elçiyi isyan noktasına getirmiş ve Berlin’e bir mektup yazmaya zorlamıştı. Tavandan şıpır şıpır damlayan sulardan bahsettiği mektubu, Alman devletini etkilemiş olmalı ki daha büyük ve modem bir elçilik binası yapılmasına karar verildi. 1870’lerin ortalarında Grand Rue de Pera üzerinde yeterince geniş arazi kalmamış olmasının yanı sıra Boğaziçi ve Marmara’ya hakim manzarası Almanları burada bir elçilik binası yapmaya teşvik etmişti.


Yapımına 1874’te başlanan ve 1877’de tamamlanan bina Almanya’nın 1871’de ulusal birliğini oluşturmasından sonra yabancı bir ülkede yaptırdığı İlk elçilik binası olma özelliğine sahip. Mimarı Hubert Göbbels, 1872’de İstanbul’a gelmişti. İstanbul’da projeyi hazırlamasi koşulların ve isteklerin sık sık değişmesi nedeniyle iki yıl surdu. Ama kendisi bu önemli yapısının bittiğini göremeden 1874’te genç yaşta öldü. Binanın inşaatı yardımcısı Albert Kortüm tarafından tamamlandı. Mimar Göbbels, bir diğer projesi olan Alman Hastanesi’nin de bittiğini göremedi. Hastane ölümünden sonraki üç yılda inşa edildi. Binanın dört köşesinde bir zamanlar kartal figürleri bulunuyordu. Bu özelliğinden dolayı binaya Kuş Sarayı (Pala-is d’Oiseau) adı verilmişti.


Dönemin Alman gazeteleri bu figürleri “Avrupa ve Asya’yı kucaklamak isteyen” kartallara benzeterek Alman İmparatorluğu imgesini vurgularlar. Ancak, Almanlar Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup ayrılınca, 1918’den sonra bu figürler kaldırıldı.


Alman Konsolosluğumun hemen karşı çaprazında Gümüşsüyü Askeri Hastanesi yer alıyor. Sultan Abdülmecid Gümüşsüyü Kışlası’ndaki topçu askerlerin tedavileri için bu hastaneyi yaptırmıştı. Hastaneyi İngiliz Konsolosluğu’nun miman W.J. Smith 1850’de tamamlamıştı. Hastanenin bir diğer özelliğiyse Osmanlı’da sıcak su ile ısıtılan ilk bina olması. Caddenin karşısındaki Japon Konsolosluğu binası ise OsmanlI Bankası’nın eski müdürlerinden Arnavut asıllı Rum olan Pan-galis Beyün evi olarak 1904’te inşa edildi. İnönü Caddesi üzerinde günümüzdeki tek ahşap bina olan üç katlı konak Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Japon Elçiliği olarak kiralandı, 1928’de de Japonya’nın malı oldu. 1937’de elçilik Ankara’ya taşınınca, önce Japon elçisinin yazlık konutu, sonra da Japonya’nın İstanbul Başkonsolosluğu oldu. Almanya ve Japonya’nın dünya siyasetine geç girmesi bir bakıma Pera’da da kendini hissettiriyor.


Gümüşsüyü ve Ayaspaşa günümüzde de İstanbul ve Beyoğlu’nun seçkin yerleşim bölgelerinden birisidir. Eskisi 19. yüzyıl başından kalan apartmanlarda, aralarında tanınmış isimlerin de bulunduğu sanatçı, edebiyatçı, doktor, mühendis gibi orta-üst ve üst sınıfa mensup kişiler oturmaktadır.


Park Oteli ve Alman Konsolosluğu’nun ortasındaki yokuştan inildiğinde, Selime Hatun Camii ve aşağısında sağda Süryani Katolik Patriklik Binası bulunuyor. Oradan sonra da Kabataş’ın inişli çıkışlı dar sokaklarına gidiliyor. Aralarında “Sormagir”, “Pürtelaş”, “Çifte Vav” gibi ilginç isimli olanları da var. Arazi oldukça dik olduğu için, İstanbul’un en bildik merdivenleri ve yokuşları da Ayaspaşa’nın alt taraflarında bulunuyor. Ancak, kitabı Beyoğlu ile sınırlı tuttuğumuz için oralara girmeyerek geziyi burada noktalıyoruz.


 


 

7 Nisan 2016 Perşembe

Tarihle Dolu Modern Bir Müze “Pera”

Pera Palas’a geldik. Burayı bu kadar bilindik yapan birçok neden var. Öncelikle, Tepebaşı’nm en görkemli ve en ünlü oteli olan Pera Palas, Türkiye’nin (daha doğrusu Osmanlı İmparatorluğu’nun) ilk beş yıldızlı oteli. Yapıldığı yıllarda hiçbir otel Pera Palas’ın temizliğine, konforuna ve gösterişine sahip olamamıştı. 1955’te Hilton Oteli yapılana kadar da uzun yıllar da tek beş yıldızlı otel olarak kaldı.


Pera Palas, 1891’de az önce uzunca bahsettiğimiz mimar Vallauri tarafından ünlü Orient Ekspress treninin zengin yolcularını ağırlamak amacıyla inşa edildi. Uluslararası Büyük Oteller Kumpanyası (Compagnie Internationale des Grands Hotels) adlı şirket tarafından yaptırılan ve yapımı on yıl süren otel, yapıldığı günlerde Tepebaşı’mn en yüksek binasıydı. Bu dokuz kadı otelin hantal yapısı, hepsi birbirinden farklı neo-klasik cephe düzenlemeleriyle zenginleştirilmişti. Otelin iç dekorasyonunu yapan Vagon-Li (Wagon-Lits) şirketi tüm malzemelerin en kalitelisini kullanmıştı. Günümüzde otelin birçok mobüyası, sıhhi tesisatı, kapı kollan, elektrik donanımı orijinal olup yapıldığı günden bu yana kullanılmaktadır. Açıldığı günlerde çevresindeki bazı binalar gibi Amerikan Konsolosluğu da elektriğini Pera Palas’tan alıyordu.


Pera Palas uzun tarihi boyunca özellikle de işgal günlerinin İstanbul’unda birçok ünlü ismi ağırladı. Mustafa Kemal, İstanbul’da olduğu günlerin çoğunda Pera Palas’ta kalmıştı. Bunun dışmda İsmet İnönü’den Mısır Hıdivi Abbas’a, İran Şahı Rıza Pehlevi’den ünlü aktris Greta Garbo’ya kadar Pera Palas’ta kalmış isimlerin listesi otelin lobisindeki panoda duruyor. Otel, tansiyonu yüksek ve kanlı olaylara da sahne oldu. 1941 Mart’ında, yani İkinci Dünya Savaşı’nm en hareketli günlerinde İngiltere’nin Sofya Büyükelçisi Sir Rendall, içkisini almak üzere bara doğru ilerlerken, antrenin mermer merdivenlerine bırakılan bavullardan birisi patladı. Büyükelçi sağ kurtulsa da olayda ikisi polis dört kişi öldü ve lobi büyük hasar gördü.


Otelin koridorları esrarengiz olaylarla doluydu. Bunlardan en ünlüsü şüphesiz Agatha Christie ile ilgili olanı. Dünyaca ünlü İngiliz kadın romancı Agatha Christie, on bir gün süreyle kaybolduğunda gelip Pera Palas Oteli’nin 411 numaralı odasında kalmıştı. 1920’li yıllardaki bu ortadan kaybolma ve ardındaki gerçek ancak yetmişli yılların sonunda Los Angeles’ta oturan ünlü medyum Tamara Rand tarafından ortaya çıkarılmıştı.


Kılığı beğenilmeyince otele alınmayan Mersinli Rum Fetros Bodosa-ki sinirlenerek 1915 yılında oteli satın aldı. Bodosaki, oteli işlettiği süre boyunca yalnız yabancı, özellikle de Yunan bayraklarıyla süslemiş, Türk bayrağı astumamıştı. 1919’da oğlu Torna Anastiadis oteli devraldı ancak işletemeyerek zarar ettirince otele haciz geldi.


Önce devlet tarafından işletilmeye başlanan otel 1928 yılında Atatürk’ün Suriye günlerinden yalan dostu Misbar Muhayyeş tarafından satın alındı. Muhayyeş-çocuğu olmadığı için 1949 yılında bir vakıfname hazırladı ve her yıl bayramlarda elli fakir çocuğun giydirilmesnıi ve otelin yıllık kira gelirinin Darüşşa-faka, Darülaceze ve Verem Savaş Demeği arasında bölüştürülmesini vasiyet etti. Uzun yıllar vakıflar tarafından işletilen otelin hisselerinin büyük bir kısmı özel teşebbüsün elinde bulunuyor.


Pera Palas Oteli’nin yanındaysa Natanson adlı bir Yahudi’nin 1911 yılında açtığı Garden Bar bulunuyordu. Kapısında her daim üniformalı bir Rus generalin durduğu Garden Bar’ın “Kazaska Kralı Büyük Kazbek” türünden, sabahlara dek süren şovları oluyordu. Garden Bar 1939 yılında bir gece yerle bir oluverdi.


Pera Palas’ın tam karşısında küçük bir lokanta var. Burası, İstanbul’da İran yemekleri yapan yegane yer. Gerçi biraz reklama girdik ama bahsetmekte zarar yok; İran mutfağı denince ilk akla gelen, ince uzun bir tür pirinçten yapılan İran pilavı “çilav” ile bazı ülkesel ve yöresel et yemeklerini burada tatma şansınız vardır.


 


 

2 Nisan 2016 Cumartesi

İstiklal Caddesinde Sıra Dışı Bir Tur “San Antuan Kilisesi”

Şimdi, yeniden İstiklal Caddesi’ne çıkalım. Sağa dönüp derlemeden önce sol tarafa bir göz atalım. Sol tarafta, ince işçiliğiyle dikkatimizi çeken köşedeki bina bugün Beyoğlu Anadolu Lisesi olarak kullanılan, bir zamanlar önünden Karaköy-Galatasaray dolmuşlarının kalktığı English High School for Giriş (İngiliz Kız Lisesi). Kırım Savaşı sırasındaki İngiliz desteğine karşı Osmanlı’nın yapmış olduğu jestlerden biri de bu okul. Sultan Abdülmecid arsayı 1858 yılında Lady Redcliffe’e bir okul kurması için tahsis etmişti. Arsada daha önceleri Fransız Hanedanlığının bir kolundan gelen Franchini Longueville’in evi bulunuyordu.


Kilisenin az ilerisinde ise Beyoğlu İş Merkezi var. Bu alan, üzerine iş merkezi yapılmazdan önce alan geniş bir top sahasıymış ve mahallenin gençleri arasında Tarzan Mahallesi diye bilinirmiş. Çünkü top arkadaki Fransız Elçiliği’nin bahçesine kaçtığında duvardaki sarmaşıklara tutunarak gizlice bahçeye inmek ve bekçiye yakalanmadan topu almak maharet istermiş. Nereden nereye…


Beyoğlu İş Merkezi’nin yanındaki çıkmaz sokakta Muammer Karaca Tiyatrosu bulunuyor. İlk açıldığı zamanlarında tiyatroya gelen dönemin belediye başkanı Fahrettin Kerim Gökay, “Tiyatronun çıkışı yok, belediye nasıl müsaade eder?” diye çıkışan bir vatandaşa tüm hazırcevaplığıyla “Millete önce tiyatroya gitmeyi öğretelim, onlar nasılsa çıkmasını da bilirler!” demişti. Zaman, Gökay’ı haklı çıkarmış olmalı. Türkiye’nin ikinci özel tiyatrosu elli iki yılı geride bıraktı. Muammer Karaca’nın özellikle Cibali Karakolu adlı oyununu izlemeyen İstanbullu kalmamıştır.


Yeniden caddeye çıkalım ve Galatasaray yönüne doğru yürüyelim. Sağda geçtiğimiz Eski Çiçekçi Sokak küçücük, ancak önemli bir sokak. Bir zamanlar adı Linardi olan sokakta İtalyan Birliği’nin kurucusu Giusseppe Garibaldi’nin kaldığı ev bulunuyor. Madam Sauvagio’ya ait olan evin hangisi olduğunu kesin olarak bilemiyoruz. Eski Çiçekçi Sokak’ta bir zamanlar İtalyan havası hissediliyordu. Sokağın köşesinde Lorenzo Bertoli’ye ait Bella Napoli isimli İtalyan restorem bulunuyordu. Aslında restoran yerine bize İtalyanlardan gelen “lokanta” sözcüğünü kullanmak daha doğru.


Söz açılmışken, Beyoğlu’nda zaman içinde çeşitli diller etküi olmuştu. Bu diller arasında en fazla konuşulanlar Fransızca, İtalyanca, Rumca, Latince, Arapça ve Farsça’ydı. Günümüz dünyasının en yaygın dili İngilizce ise Beyoğlu’nda daha geç görünmüş ve daha az etkili olmuştu. Rusça ise Beyaz Ruslarla birlikte en son gelmişti. Beyoğlu’nda kullanılmaya başlayan ve daha sonra Türkçe’ye yerleşen birçok İtalyanca kelime vardı. Bunlardan bir kısmı denizcilik (bandıra, borda, güverte, ıskarta, iskele), bir kısmı gündelik yaşam ile ilgili veya argo olarak Türkçe’ye geçmiş kelimelerdi. Avanta vermek, baston yutmak, çaçaron kadın, dümen yapmak, falso yapmak, façasını almak, piyasa yapmak, furya, soytarı, fiyaka, kalantor, riziko… Liste daha da uzatılabilir.


Konumuza dönelim. Eski Çiçekçi Sokak, İtalyan tarihi ve kültüründen izler taşıyor. Sokağın bir başka özelliği daha var. Burası, Zürafa ve Abanoz Sokakları ünlü olmadan çok önceleri Beyoğlu’nun fuhuş merkeziydi. Madam Muanniki’nin, Madam Sofiya’nın ve Madam Marika’nın evlerinde “Çiçekçi’nin Gülleri” bulunurdu. Sokakta sadece fuhuş yoktu. Gizli aşklar, ensest ilişkiler, kıskançlıklar, bıçaklamalar, hatta kanlı cinayetler ve intiharlar sokakta eksik olmazdı. Ne zaman ki San Antuan (Saint Antonio di Padoa) Kilisesi yapıldı, o zaman sokak huzura kavuştu.


San Antuan Kilisesi’ne geldik. Oldukça yeni bir kilise olan yapı, Katolik Hıristiyanların (Fransiskenlerin) en büyük kilisesi. Aslmda Fransiskenlerin Pera’da 1700’lü yıllardan kalma bir kilisesi olduğu biliniyor. Ancak 1904’te İstiklal Caddesi’ne tramvay yolu yapılırken kilise ortadan kaldırıldı ve yeni kilise için Concordia Tiyatrosu’nun bulunduğu alan belirlendi. Concordia Tiyatrosu yıkıldı ve San Antuan Kilisesi’nin temeli atıldı. II. Abdülhamid döneminde temeli atılan kilise altı yıl sonra, 1912 yılında V Mehmed’in (Mehmed-Reşad) saltanatı sırasında açüdı. San Antuan’a sadece kilise demek de doğru olmaz, kilise binasını tamamlayan ve akar getiren apartman da kilisenin içerisinde bulunuyor. Kilisenin mimarı, az önce bahsettiğimiz İstanbul doğumlu İtalyan Guilio Mongeri.


Milano’da eğitim görmüş olan Mongeri, eserini İtalyan tarzında inşa ederken Kuzey İtalya’nın Neogotik kiliselerinden esinlenmiş olmalı. Müano’daki ünlü Academia di Brera’da öğrenim gören Mongeri’nin ilginç bir mimarlık kariyeri vardı. Henüz otuzlu yaşlarında Neo-gotik akımı kendi yorumlamasıyla yaptığı San Antuan’dan sonra Neo-Bizans ve Neo-Osmanlı tarzlarını da denedi. En sonunda da modernizmle tanıştı. San Antuan bir iddiaya göre de dünyadaki ilk betonarme kiliselerden biri. Latin Haçı şeklinde tasarlanan yapı 50 metre uzunluğunda ve 20 metre yüksekliğinde. Cadde cephesindeki Cenova kenti arması dikkatimizi çekiyor. Avluya bakan locada, kemer aralıklarında ve parapetlerde ise Pisa, Floransa, Amalfi, Venedik, Ferrera, Urbino, Lucca gibi diğer İtalyan kentlerinin armaları dikkati çekiyor.


Ortaçağda hepsi birer prenslik olan bu şehirler, zamanında İstanbul tarihinde önemli rol oynamışlardı. San Antuan’ın arkasında az bilirden bir gerçek de saklı. Her ne kadar ön cepheden belli olmasa da, kilisenin arka cephesi epey eğimli arazi üzerine kurulu olduğundan altında bir küçük kilise daha var. Bu gizli kalmış küçük kiliseyi de artık İstanbul’da küçük bir cemaati olan Katolik Keldani cemaati kullanıyor. San Antuan’ın Katolik dünyası için önemi o kadar fazla ki, 1967’de Türkiye’yi ziyaret eden Papa VI. Paul, Türk topraklarındaki ilk ayini burada gerçekleştirmişti.


 

1 Nisan 2016 Cuma

İstiklal Caddesi’nde Tarihi Bir Tur ve Galatasaray Lisesi

Son allarda kabuk değiştirmeye başlayan Beyoğlu’nda eskiden kalma apartmanları restore edip ya konut ya da işyeri, sanat galerisi, lokanta, kafe, vs. olarak kullanmak moda oldu. Restorasyon binanın orijinalliğini koruduğu ve Fransız Sokağı’nda olduğu gibi çevresinden kopartıp almadığı sürece, bu tarz çalışmalar bu tarihi binalara yeniden hayat veriyor. Suriye Pasajı, Şark Oryantal Pasajı, Melek Sineması derken sıra Mısır Apartmanı’na geldi.


Mısır Apartmanı, bir zamanların Concordia Tiyatrosu olan San Antuan Kilisesi’ni geçer geçmez karşımıza çıkıyor. Kimilerine göre Art Nouveau, kimilerine göreyse Avrupa modemizmi ve arabeskle karışık bu binayı Mısır Hıdivi Abbas Halim Paşa, kışlan kalmak için 1870 yılında inşa ettirmişti. Mısır Apartmanı, aynı yıl çıkan Büyük Beyoğlu Yangını’nın hemen ertesinde yapıldığı için Beyoğlu’ndaki ilk beton binalardan birisi olma özelliğinde.


Bilindiği üzere Mısır’da Hıdivlik babadan oğla geçiyordu. Abbas Halim Paşa da, Hıdiv Abdülhalim Paşa’nın oğluydu. Hıdiv sülalesinden binanın son sahibi Abbas Halim Paşa’nın yeğeni, Said Halim Paşa’nın oğlu Halim Paşa’ydı. Daha sonra bina Halim Paşa’nın varisleri arasında paylaştırılıp apartmana dönüştürüldü. Apartmanın daireleri de ev ve işyeri olarak kullanıldı. Alt katında uzun yıllar ünlü Lazzaro Franco mefruşat mağazası bulunuyordu.


Mısır Apartmanı’mn sakinleri arasında Dekorasyon mağazasının sahibi antika uzmanı Selahattin Sırmalı ve ünlü diş hekimi Barry de vardı. Apartmanda yaşayan en önemli kişi Mehmed Akif Ersoydu. Milli şair Mehmed Akif Ersoy, 1925 yılının Ekim ayında Abbas Halim Paşa’nın davetlisi olarak birlikte Mısır’a gitmişti. Şair, on yıl kaldığı Mısır’da Kuran-ı Kerim’in Türkçe’ye çevrilmesi üzerinde çalışmış ve Kahire Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı hocalığı yapmıştı. 1936 yılında siroza yakalanan Ersoy, isteği üzerine İstanbul’a getirilip Mısır Apartmanı’nda bir daireye yerleştirildi. Tedavisi sonuç vermeyince de yeni yıla kısa bir süre kala öldü. Şairin son günlerini yaşadığı ve dünyaya gözlerini kapattığı apartmanın giriş kapısında ünlü şairin anısına bir plaket bulunuyor.


Daha sonraki dönemde apartmana iki yeni diş hekimi ve bir terzi daha taşındı. En üst katta Onnik Kumruyan’m, altındaysa Galatasaray Spor Kulübü’nün eski başkanlarından Faruk Süren’in babası Arşak Sürenyan’ın muayenehaneleri bulunuyordu. Terzi Selçuk Kaksan ise hem kumaş satıyor hem de terzilik yapıyordu. Aynı zamanda da İstanbul Radyosu’na skeçler yazıyordu. Mısır Apartmanı, Haliç kenarındaki Sveti Stefan Bulgar Kilisesi, Tokatlıyan Oteli ve Cibali Tütün Fabrikası’m da inşa eden Ermeni Mimar Hovsep Aznavuryan’ın eseri.


Galatasaray Lisesi


Mısır Apartmanı’m da geride bırakarak Galatasaray Meydanı’na kadar gidelim. Meydanda durduğumuzda doğal olarak dikkatimizi en çok çeken yapı dökme demirden devasa kapısı ve geniş arazisiyle Galatasaray Lisesi oluyor. Galatasaray Lisesi, Mekteb-i Sultani olarak 1868’de açıldı. Yıllar boyunca da Enderun’a (saray mektebi) iyi eğitim almış eğitmenler yetişirdi. Ancak burada bir eğitim kompleksinin bulunmasının öyküsü çok daha gerilere uzanıyor.


Evliya Çelebi’nin anlattıklarına göre, Sultan II. Bayezid fırtınalı bir kış günü çıktığı tepede fırtınaya yakalanarak büyük bir bahçe içerisinde küçük ve bakımsız bir kulübeye sığınır. Kulübedeki yaşlı adam ağırladığı kişinin sultan olduğunu bilmeksizin bir kap sıcak yemek verir ve yolunu kaybetmiş avcıyı fırtınadan kurtarır. Sultan Bayezid, yaşh adama “Sen benim hayatımı kurtardın, benden ne düersin” diye sorar.


Yaşlı adamsa kendisi için bir dileğinin olmadığım söyler. Bayezid, bunun üzerine sultan olduğunu itiraf eder ve adam ne dilerse yerine getireceği konusunda ısrar eder. Yaşlı adam da sultandan “bu geniş bahçeye bir okul yapmasını, devlete okumuş evlatlar yetiştirmesini” diler. Sultan II. Bayezid de, küçük kulübesinin önünde san ve kırmızı güller yetiştiren bu ermişin dileğini yerine getirir ve bahçeye bir mektep üe bir darüşşifa (hastane) yaptırır. Bu hikâye yıllarca düden dile dolaşır ama ermişin adının ne olduğu bilinmez. Herkes onu Gül Baba diye bilir. İşte az önce türbesini gör düğümüz Gül Baba’nın ve Galatasaray’ın öyküsü böyle.


Osmanlı’da Enderun’a gelen talebelerin ilköğrenimlerinin verileceği bir mektebe uzun zamandır ihtiyaç vardı. İşte bu ihtiyacın sonucunda Galatasaray Lisesi ilk olarak Galatasaray Ocağı adıyla açıldı. Yaklaşık üç yüzyıl boyunca da saraya içoğlanı yetiştirdi. 1820 yılına gelindiğinde de Mekteb-i Tıbbiye olarak hizmet vermeye başladı. Galatasaray Lisesi’ndeki Fransızca geleneğinin ortaya çıkmasıysa sonralara rastlar. 18. ve 19. yüzyıllar boyunca Avrupa’da en yaygın dil Fransızca’ydı. Özellikle de diplomasi dili Fransızca’ydı. Osmanlı’da da Fransızca konuşan bir grup vardı. Bunlar “dragoman” derilen yabancılar, çoğunlukla da Ermeniler ve Rumlar’dı. Dragomanlar Fransızca’nın yanı sıra, Latince, Rumca, İngilizce ve hatta bazı Balkan dillerini bildikleri için Osmanlı hâriciyesinin temel direğiydi. Uzun yıllar imparatorluğa hizmet verdiler. Ancak, ne zaman ki 1789’da Fransız Devrimi patlak verdi ve devrimin etkileri kısa sürede Osmanlı’ya ulaştı, o zaman işler değişti. Fransız Devrimi tüm Avrupa’daki ulusların milliyetçilik duygularım ateşledi. Bundan en çok etkilenenler de şüphesiz Avusturya-Macaristan ve Osmanlı gibi çokuluslu imparatorluklardı.


İlk olarak Sırplar, hemen ardından da Yunanlılar 1820’lerde ayaklandılar ve bağımsızlıklarını ilan ettiler. Yunanistan’ın sekiz yıl süren bağımsızlık mücadelesinde dragomanların bilgi sızdırdıkları ya da yanlış istihbaratta bulundukları ve Osmanlı’yı arkadan vurdukları iddia edildi. Böylece, Osmanlı hâriciyesinde dragoman devri kapandı. Artık hâriciyenin özünü Türkler oluşturacaktı. Tüm bu gelişmeler 1830’lu yıllara, yani Tanzimat dönemi ve OsmanlI’nın Batıklaşma sürecine denk geliyor. İlk iş olarak bir grup öğrenci ve aydm Fransa’ya gönderildi. Ancak bu aşı tutmayınca Osmanlı topraklan içinde Fransızca eğitim veren bir kurumun açılmasına karar verildi.


Mekteb-i Sultani 1 Eylül 1868 günü Sultan Abdülaziz’in de katıldığı bir törenle açıldı. Başlarda sadece lise eğitimi veren okul 1908 yılından itibaren, dönemin okul müdürü Tevfik Fikret Bey’in çabalan sonucu ilk, orta ve lise eğitimi vermeye başladı. Cumhuriyet kurulup tüm Osmanlı kurumlan tasfiye edilince de Mekteb-i Sultani Galatasaray Lisesi’ne dönüştü.


Galatasaray Lisesi, yüz yılı geçen tarihi boyunca toplumun her kesiminden çok önemli isimlerin yetiştiği bir okuldur. Öte yandan, dünyada laik eğitim sisteminin adı bile yokken, kurulduğu yıldan itibaren Müslüman, Yahudi ve Hıristiyan öğrencilerin bir arada eğitim gördüğü yer olmuştur.


Galatasaray’ı önemli kılan ve Türkiye’de ve Avrupa’da bir marka haline getiren bir özelliği daha var; 1905 yılında okulun öğrencilerinin kurduğu ve ilk başkanlığım Ali Sami Yen’in yaptığı spor kulübü. Galatasaray Spor Kulübü, Türkiye’nin “Üç Büyüğü”nden birisi olarak yüz yılı aşkın süredir Türk sporuna hizmet veriyor.


Galatasaray Meydanı’nda 1973’te Türkiye Cumhuriyeti’nin 50. yılı anısına heykeltıraş Şadi Çalık’ın çelik borulardan yaptığı ve cumhuriyetin dinamizmini temsil eden heykeli görüyoruz. Bugün Yapı Kredi Kültür Merkezi’nin ve heykelin bulunduğu yerde bir zamanlar on altı dükkan ve on altı daireden oluşan Galatasaray Pasajı bulunuyordu. Lüks gıda maddeleriyle ün yapmış Teofanidis Şarküterisi, berber ve lostra salonu Hristo, ünlü kundura mağazası Matras ve konfeksiyon mağazası Spiegel burada yer alıyordu.


Galatasaray Meydanı’nın diğer köşesinde, liseye bitişik olarak (bugün büfe ve telefon kulübeleri olan yerde) ise Beyoğlu Polis Merkezi vardı. 1849’da askeri bir karakol olarak yaptırılan bina, uzun yıllar Beyoğlu Mutasarrıflığını barındırdı. Cumhuriyetten sonra da Beyoğlu Polis Merkezi’ne dönüştü. Arkasında büyükçe bir hapishanesi de olan binanın tümü 1940’ta yıkıldı.


 


 

27 Mart 2016 Pazar

İstiklal’den Aşağıya Yürüyüş Turu

Sancta Terra’yı da geçerek yokuştan aşağıya indiğimizde geniş bir meydana ulaşıyoruz. Sağ tarafta İstanbul’daki en eski elçilik binası olan Palazzo di Venezia, yani Venedik Sarayı bulunuyor. Günümüzde İtalyan Konsolosluğu olan, 18. yüzyıldan kalma bina uzun geçmişinde birçok olaya da tanıklık etmiş.


Ceneviz ve Venedik, bir dönem bütün Akdeniz’e yaydmış iki güçlü devletti. Bu iki devletin İstanbul’da da birer kolonisi bulunuyordu. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u fethettikten sonra da Cenovalılarla Venediklüeri yerlerinde bıraktı. Daha sonraları Kırım ve Trabzon’u aldığında, bu şehirlerdeki aileleri de İstanbul’a getirtti. Fetihten imparatorluğun yıkılışına kadar Ceneviz ve Venedik, İstanbul’da kendi kültürlerini sürdürmeye devam ettiler. Hatta, Cenova Zecchino’su Pera’da kullanılan bir para birimi olmayı yıllar boyu sürdürdü. Özellikle Venedik, ticarette olduğu kadar diplomaside de söz sahibiydi, “bailo” ya da “balyos” adını verdikleri elçileri vardı.


Venedik’in İstanbul’daki balyosları da 1695’ten itibaren bu binada kalmaya başladılar. 18. yüzyılda uluslararası çapkın-diplomat-casus ve gurme Casanova’ya da ev sahipliği yapan bina şans eseri Beyoğlu’ndaki hiçbir yangından zarar görmeyerek bugüne kadar geldi. Ana girişin üzerindeki aslan kabartması Venedik Devleti’nin sembolü.


Venediklilerin saraydaki sefası tam yüz yıl sürdü. 1797’de Napolyon, Venedik’i ele geçirince, saray da Fransızların malı oldu. Hatta Fransız Elçisi hemen saraya yerleşiverdi. Ancak Fransız Elçisi’nin sefası sanıldığından da kısa sürdü ve Napolyon yenilip Fransa güç kaybedince Venedik, Viyana Kongresi’yle Habsburglar’a (Avusturya-Macaristan) bağlandı. 1870’lerde İtalya ulusal birliğini kurmasına kurdu ama saray yine de Avusturyalılar’da kaldı. Nihayet Birin-A ci Dünya Savaşı sona erip Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ortadan kalkınca, tam 122 yıl sonra, 1919’da İtalyanlar gelip saraylarını  geri alabildiler. Avusturya Elçisi’ne de Teşvikiye’de bir apartman dairesine sığınmak kaldı.


Venedik ve Cenovalı ailelerden, İstanbul’un kent kültürüne, siyasetine ve ekonomik hayatına damgasını vuran pek çok kişi yetişti. Bu ailelerden bazdan dönemin çalkantılı siyaseti içinde Alman, Avusturya, Fransız, hatta Osmanlı uyruğuna geçti. Alphonse Belin’in yazdığı Historie de la Latinite de Corıstantinople adlı eser bu aileleri anlatan en iyi kaynak durumundadır. İlerleyen bölümlerde bu ailelerden isimlerle sık sık karşılaşacağız, ancak yeri gelmişken adından da anlaşılacağı üzere Girit kökenli Gritti Ailesi’nden bahsetmekte fayda var.


Venedik Cumhuriyeti tarihinde önemli bir yere sahip bu aileden Andrea Gritti İstanbul’da buğday ticaretiyle uğraşarak çok zengin oldu ve lüks bir yaşam sürdü. Venedik-Osmanlı ilişkilerinde önemli söz sahibi olan Gritti zaman içinde Venedik Cumhuriyeti’nin başına geçti.


Venedik’i Rönesans’ın zirvesine taşıdı. Gritti’nin Rum asıllı bir İstanbullu kadından olan dört çocuğunun dışında bir de gayri meşru çocuğu oldu. Aloisio Luigi isimli bu oğlan çocuğu baskılar yüzünden Venedik’te bannamayarak İstanbul’a geldi. Safran, şarap, altın, gümüş, tuz ve buğday ticareti yaparak servet edinen Luigi, babasının evine yerleşti. Müslüman olduktan sonra “Bey’in oğlu” diye anılmaya başlandı. Nereden nereye geldik? Beyoğlu’nun hikayesinin Venedik Sarayı civarında yaşamış bir İtalyan’dan gelebileceğini kim kestirebilirdi…


Venedik Sarayı’nın az ilerisinde İtalyan Lisesi, onun karşısında da Eski İtalya Oteli bulunuyor. Tüm bu binalarla hoş bir İtalyan siluetinin hakim olduğu meydanın sol tarafında da Fransız havası hissediliyor.