27 Mayıs 2016 Cuma

Türkiye’in En Kuzeyine Yolculuk

Sinop’un en heyecanlı keşif noktalarından biri de, Türkiye’nin en kuzeyinde bulunan deniz feneri. Şehir merkezinden 22 kilometrelik yolculukla ulaşılan fenere, ‘Türkiye’nin en kuzey ucunu görünüz’ levhalarını izleyerek varmak mümkün. Yolun son beş kilometresinde yerleşim iyice seyrekleşip, yerini pastoral manzaralara bırakıyor. Tahta çitlerle çevrili yeşil tepeler, keçi sürüleri ve alabildiğine yalnızlık duygusu eşliğinde denize doğru kıvrılıp giden yolun ucunda müthiş bir fotoğraf saklı: Hırçın dalgaların dövdüğü bazalt kayalıkların hemen üzerinde bembeyaz zarif gövdesiyle yükselen İnceburun Deniz Feneri. Asırlardır ekmeğini denizden çıkaran yöre insanının koruyucu meleği. Denize uzak olmasına rağmen, rüzgârın savurduğu tuzlu damlacıkların ruhunuzu yenileyeceği anlarla yetinmek istemezseniz, çevre turuna çıkmanız gerek. Taş kiremitli köy evleri, iskelesi, mağarası, el dokumaları ve doğa hâzinesi Akgöl’ü ile anılan Ayancık; Beyaz Balina Aydın’ın meşhur ettiği Gerze; 19901ı yıllarda turizme açılan Tatlıca Şelaleleriyle ünlü Erfelek ve kalesiyle öne çıkan Boyabat gibi ilçeler de, seyahatinizin durakları olmaya aday yerler arasında.


Su Perisine Veda


Kentin girişinde karşılaştığımız, dönemin en kudretli imparatoru Büyük İskender’e söylediği “Gölge etme başka ihsan istemem” sözüyle ünlü filozof Diyojen’in altı metrelik mermer heykeli, Sinop’un tarihini hatırlatıyor bizlere. Adım mitolojideki su perisi Sinope’den aldığı rivayet edilen kentteki yaşam izleri, 5 bin yıl öncesine kadar iniyor. Geçmişi Amazon Kraliçesi Sinova’dan Denizci Arganotlara kadar uzanan Sinop, Karadeniz’in çalkantılı sularından kaçan gemiler için güvenli bir sığınak olmuş yüzyıllarca. İstanbul gibi büyük şehirlerden gelenler için şaşırtıcı ölçüde mütevazı görünen Sinop’un şehir merkezi de keyifli bir gezi seçeneği. Tarihi Sinop Cezaevinden yarımadanın ucuna doğru devam eden ana yolun bağlandığı Sakarya Caddesi, kentin ticari merkezi. Caddenin ortalarındaki 1214 tarihli Alaaddin Camii, kentin en eski İslam eseri. Adliye ve Valilik binalarının bulunduğu meydandaki Sinop Müzesi, ülkemizdeki en eski müzecilik girişimlerinden biri. Sinop’un simge isimlerinden biri olan Rıza Nur’un adını taşıyan kütüphane için, İç Liman tarafındaki Aşıklar Yolu’nu Karakum yönünde takip etmeniz yeterli. Kurtuluş Savaşı’nda doktor olarak görev yapan, ilk meclisin de kurucu mebuslarından biri ve ilk eğitim bakanı olan Nur’un çalışma odası görülmeye değer. Yarımadanın Karadeniz’e bakan Kuzey Kale Surları’nı gördüyseniz, Sinop’la vedalaşmak için mendirek çevresindeki sahil kahveleri sizi bekliyor olacak.


Püfür püfür Karadeniz rüzgârları yüzünüzü okşarken, Sinop’un ‘adalı ruhu’ dediğimiz huzur dolu kollarının sizi de sarmaladığını hissedeceksiniz.


‘İnceburun, İskoçya Kirsali Gibi’


“Dizi çekimleri için yaklaşık 6 aydır Sinop’tayım. Sinop, bir şeylerden uzaklaşmak, sadece kendini dinlemek isteyenler için özel bir sığınak gibi. Havası, doğası ve insanıyla Türkiye’deki en güzel, en sürprizli yerlerden biri. Uçsuz bucaksız sahilleri ve sakinliğiyle Sinop, gelecekte yaşamayı hayal ettiğim yere benziyor. Hiç bir yerde rastlamadığım rüzgâr etkileri var burada. Üç tarafı deniz olduğu için bir ada duygusu veriyor insana. Balığının bolluğu yanında, sahil lokantaları da çok keyifli Sinop’ta. En kuzeydeki İnceburun ise doğası ve melankolisiyle Iskoçya kırsalı gibi. Sinop’u neden bu kadar geç tanıdım diye hayıflanadığım zamanlar oldu. Hani çocuğumu özlemesem, İstanbul’a bile dönmez, burada daha uzun süreler kalmayı denerdim.”


 


 

20 Mayıs 2016 Cuma

Yunanistan’ın Görülmesi Gereken 10 Yeri

Son yıllarda yaşadığı ekonomik krizle büyük bir sarsıntı yaşayan komşu ülke Yunanistan’ın aslında tarihi miraslarının oldukça geniş olduğunu ve turizm için cazip bir ülke olma özelliğini hala daha sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Nitekim ekonomik kriz sularının bir nebze olsun durulduğu bu ülkede sizleri bir turist edasıyla gezintiye çıkacağınızı düşünerek görülmesi gereken 10 önemli yer ve yapıyı bu yazımda sizler için açıkladım.


Neşeli, hoşgörülü ve tarihi eserlerin cazibesiyle dolu Selanik şehri, hayatın basit zevklerinden mutluluk duyanlar için hesaplı tercihlerden biridir.


Buradaki günlerini, geçmiş zamanın romantik kalıntılarını keşfederek, ülkenin lezzet başkenti olmanın sağladığı tatsal zevklere dalarak veya deniz kenarında kokteyllerini yudumlayarak geçirebilirsin.


Dilersen, şehrin yerli halkını Türk esintileri taşıyan, meyhanelerinde domino oynarken seyredebilir, Louloudadika pazarından harikulade parlak renklerde çiçekler satın alabilir ve limanı gezmek için bir feribota da atlayabilirsin.


1. Selanik’in Şemsiyeleri


Sahilde bulunan Makedonia Palace Hotel’den 3km sonra yolda göbek olarak bulunan Selanik’in simgelerinden birisidir. 1997 yılında Avrupa Kültür Başkenti Selanik için Giorgos Zongolopoulos tarafından yapılmıştır.


2. Tsimiski Caddesi


Tsimiski Caddesi, İstanbul Kadıköy yakasındaki Bağdat Caddesi gibidir. Sadece ölçek olarak küçük olan caddede trafik ortadan akarken sağlı sollu bulunan mağazalarda alışveriş yapma imkanı bulabilirsiniz.


3. OTE Tower


İlk olarak yunan telekomu olarak hizmet veren kule bugünlerde gsm operatörü Cosmote tarafından kullanılmaktadır. 360 derece dönen kafetaryasını görmenizi isterim.


4. Selanik Sahili


Selanik ile İzmir benzerliğini bilmeyen yoktur. Selanik sahili de aynı İzmir Kordon’u gibidir. Sadece deniz dolgusu olmadığından İzmir kadar geniş değildir. Sahildeki barlara oturup güneşin batışını izlemek büyük keyif verecektir.


5. Ladadika


Ladadika, Selanik’in tavernaları ile meşhur bir bölgedir. Oldukça kaliteli yemekler yiyebileceğiniz lokantalar bulunurken geleneksel yunan ezgilerini dinleyebilirsiniz.


6. Kamara Meydanı – Rotonda


Kamara Meydanı, Selaniklilerin buluşma noktasıdır. Öğrencilik yıllarımda arkadaşlarım ile randevulaşmalarımız hep burada olurdu. Bu yüzden etrafta oldukça genç görebilirsiniz. Kamara’dan biraz yukarı çıktığınızda ise Osmanlı döneminden kalma Rotonda Camisini göreceksiniz. Şimdilerde müze olarak kullanılmaktadır.


7. Aristotle Meydanı


Aristotle Meydanı’nın mimari yapısı sizi büyüleyebilir. Meydanın her 2 yanındaki bina ve geniş alana sahip meydan, şehrin en ferah noktalarından birisidir. Solda bulunan Electra Palace Hotel’in terasına çıkmanızı tavsiye ederim. Yemek yiyip içmeseniz bile o terastan manzaranın tadını çıkartın kesinlikle.


8. Ano Poli


Yukarı şehir anlamına gelen Ano Poli, hemen hemen tüm Selanik’i görebileceğiniz şehrin en tepe noktasıdır. Akşamüzeri bir tavernada içeceğiniz uzonun tadı, manzara ile ayrı bir güzel tat bırakacaktır damağınızda.


9. Beyaz Kule


Beyaz Kule, Osmanlı döneminde zindan olarak kullanılmış, şehir daha sonra yunanlara geçtiğinde geçmişin izleri silinmesi için beyaza boyanmıştır. Adını da buradan almaktadır.


10. Atatürk’ün Evi


Ve tabi ki Atatürk’ün doğduğu Ev. En son yapılan restorasyondan önce açıkçası pek hoş değildi. Yeni hali ile kesinlikle görmenizi tavsiye ederim.


 

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Tarih Safarisinde “Persepolis” Turu

Günümüzde gerek siyasi gerekse coğrafi olarak doğru veya dolaylı olarak bir çok çıkar çatışmasının yaşandığı bölgede yer alan İran’ın geçmişindeki tarihinden günümüze gelen meşhur tarihi ne yazık ki her ne kadar kendi içerisinde bir savaş yükümlülüğü veya bir kriz olmamasına karşı etrafındaki ülkelerin yaşadığı olağanüstü hal durumlarından dolayı turistlerin neredeyse hiç ziyaret etmemektedir. Bu yazımda sizlere Persepolisi bir gezici gözlemiyle aktararak tarihi yer hakkında bilgi vermeyi amaçlıyorum. Umut ediyoruz ve diliyoruz ki bir an önce bu kaos ortamı kısa süre içerisinde o bölgeden kalkar ve sular durulur. Böylece biz gezginler için yeniden keşiflerin yolu açılır.


İran tarihinin en görkemli dönemi hiç kuşkusuz M.Ö. 6. yüzyılda yaşamış olan ünlü Pers Kralı Darius dönemidir. Batı Anadolu’dan Hindistan’a, Ön Asya’da geniş ve görkemli bir imparatorluk kurmuş olan kral Darius, birçok küçük krallıkları kendisine bağlamış, bu özelliğinden dolayı da Krallar Kralı unvanını alarak yedi düvele nam salmış. Böylesine bir görkem ve kudrete sahip bir kral olur da onun gücü ve görkemini simgeleyen büyük bir taht ya da sarayı olmaz mı? Olur elbet. Nitekim Pers Kralı Darius gücünün doruğundayken başkent Persepolis’te bugün İranlılar’ın “Taht-ı Cemşid” adını verdikleri büyük bir taht ve şanına yakışır bir saray yaptırmıştır.


İran’ın tarihi dokusuna biraz olsun tanıklık etmek gerekiyorsa yolu bu ülkeye düşenlerin ilk görmesi gereken tarihi kalıntılardan biri, hatta birincisi hiç kuşkusuz Persepolis’teki antik kalıntılarıdır. Kavurucu yaz sıcaklarında bu ülkeye gidenler bile sabahın ilk saatleri veya akşam serinliğinde ülkenin Şii merkezi sayılan Şiraz kentinden bir arabaya binip 55 kilometre kuzeye giderek antik çağdaki bu görkemli sarayın kalıntılarıyla hasret gidermelidir. Geniş Şiraz Ovası’na hâkim bir tepeye sırtını dayamış olan Persepolis’i ziyaret edenler sadece Pers kültürü ve kral Darius hakkında bilgilenmeyecek, sarayın görkemli sütunları arasında dolaşırken Makedonyalı Büyük İskender ve onun görkemli ordusunun da bıraktığı derin ve yıkıcı izleri de yakından göreceklerdir.


Darius’un Etkileyici Şehri “Persepolis”


Pers İmparatorluğu’nun başkenti olan Persepolis, M.Ö. 6. yüzyıl sonlarına doğru Pers Kralı I. Darius (Dara) tarafından kurulmuş. Bu antik kent içindeki en görkemli yapı ise tabii ki kralın sarayı olmuş. Saray taşıma toprakla yapılan, tepesi 473 metre uzunlukta, 86 metre genişlikte ve 13 metre yüksekliği olan yapay bir tepe üzerine inşa edilmiş. Sarayın bulunduğu bu taraçaya iki geniş merdivenle çıkılıyor. Merdivenlerin yan duvarları kral Darius’un rakiplerine gözdağı vermek ve gücünü göstermek için yaptırdığı devasa büyüklükteki  kabartma heykellerle doldurulmuş.


Darius’tan sonra tahta çıkan diğer Pers imparatorları da bu sarayı kendilerine mekân olarak seçmiş ve her defasında biraz daha büyütüp genişletmiş. Taht salonunda, her biri 20 metre yükseklikte olan ve üzerinde 2 metre yükseklikte başlıkları olan 100 sütundan şimdilerde sadece birkaç tanesi ayakta kalabilmiş. Sütun başlıklarının çoğu insan, boğa ve at başı şeklinde yapılmış. Sarayın iki büyük sütunla tutturulan kapısının yüksekliği 11 metreyi buluyor. Kapıdaki sütunların önünde, yüzleri insan şeklinde olan iki boğa heykeli yer alıyor.


Darius’un, Mısır’ın güneyindeki granit ocaklarından (obilisk taşı) getirilen blok taşlarla yapılmış “Apadama” denilen tören salonu tamı tamına 10.000 kişi alıyormuş. Bu kadar büyük bir kapalı salon günümüzde de dahil olmak üzere başka hiçbir sarayda bulunmuyor. Hazine sarayının geniş avlusuna açılan dört büyük ahşap kapısından bazıları yok olmak üzereyken renkli ve süslü alçılarla kaplanmış. Sarayın kalıntıları üzerinde dolaşırken özellikle geçiş bölümlerinde sıra sıra dizilmiş heykel kalıntıları bozulmadan günümüze kadar gelebilmiş. Bu büyük sütun kaideler üzerinde, Perslerin sosyal yaşamını ve inançlarını yansıtan çok sayıda heykel bulunuyor. Bunlar iyilik sembolü olan yarı insan bir savaşçıyla kötülük sembolü olan bir canavarın mücadelesini anlatıyor. Bu mücadeleden her defasında zaferle çıkan ise tabii ki iyilik sembolü olan Darius oluyor.


Taht-ı Cemşid ve Nakş-ı Rüstem


Persepolis’in yakınındaki kayalık dağın yamaçlarında birbirinden 8-10 kilometre uzaklıkta, kayalar oyularak yapılan ve saray görünümlü iki kaya mezarı bulunuyor. Bizim Batı Anadolu’daki Frigya döneminden kalma  yamaçlardaki büyük kayaların oyularak yapıldığı kral mezarlıklarına benzeyen bu mezarlar “Taht-ı Cemşid” ve “Nakş-ı Rüstem” olarak anılıyor. Bunlardan ilki Darius’a ait.


Eee ne oldum demek kadar ne olacağım da demek gerekiyor. Görkemli tahtlar, saraylar yaptırsanız da gün gelir devran döner birileri o sarayı altınızdan çekiverir. Tarih sayfaları bu hikâyeleri yazmakla bitiremiyor. Nitekim M.Ö. 331’de Büyük İskender Anadolu’dan başlayıp büyük doğu seferine çıktığında Orta Asya’yı da aşarak Hindistan’a kadar geçtiği tüm toprakları titretirken bu hışımdan en fazla nasibini alanlardan biri de Persler ve Darius olmuş. Büyük İskender’in sayıca daha az olmasına rağmen dahiyane bir taktikle Pers ordusunu birkaç saat içinde bozguna uğratıp, Darius’u ortadan kaldırmasıyla birlikte saraya girdiğinde büyük bir şok yaşadığı söylenir.


Gözünün gördüklerinin o güne dek hayal ettikleriyle dahi boy ölçüşemeyecek kadar güzel olduğunu fark ettiğinde, tedirgin olmaya başladı. Burnuna gelen kokuların, dokunduğu çiçeklerin, eğilip pınarlardan içtiği şarapların, ağaçların altında sere serpe yatan hurilerin ve gözünün gördüğü ne varsa hepsinin ilahi bir mükemmellikte olduğunu görünce “Cennet artık benim oldu” dediği söylene gelir. Ne var ki Hint Seferi’nden dönerken Persli bir kadınla ateşli geceler yaşadıktan sonra başına gelen zehirlenme faciasından sonra askerlerine biraz kıskançlıktan dolayı tarihteki bu en görkemli sarayı yağmalattığı ve sonunda da yakıp yıktırdığı biliniyor. Bu yağmalamanın asıl nedeninin Perslerin, İskender’inkilerden daha güzel bir kenti olmasından kaynaklandığını söyleyen tarihçilerin sayısı da hayli fazla.


Persepolis’in yakın tarihteki siyasi çalkantıyla bağlantısına gelince: Ekim 1971’de, Pers Kraliyeti’nin kuruluşunun 2500. yıldönümü kutlamaları sırasında kendini adeta Krallar Kralı Darius ilan eden Şah Rıza Pehlevi’nin tüm dünyada büyük yankı uyandıran görkemli kutlamaları ve tüm ülkelerden davet edilen kral, devlet başkanları, prens ve prensesler ile dünya jet sosyetesine yapılan 100 milyon dolar bütçeli ikramların İran halkının üzerinde büyük bir tepkiye neden olduğu, bu durumun Pehlevi ve İran rejiminin değişikliği üzerinde ilk kıvılcımı başlattığı hâlâ söylenip durur.


Mollalar iktidara geldiklerinde Persepolis büyük bir sessizliğe gömülmüş, hatta bazı sütunların yüzleri bizzat tahrip edilmiş, gezilmesi yasaklanarak askeri bölge ilan edilmiş. Ancak son yıllarda turizmin önemini yeni yeni anlamaya başlayan İran yönetimi UNESCO ile işbirliği yapmaya razı olarak bir dizi ortak projeyle Persepolis’in korunması ve restorasyonu için çalışmalara başlamış.  İran Hava Yolları’nın logosunda Persepolis’te bulunan heykellere yer verilmiş. Yine de en önemli sorun ulaşım sorunu. Şah döneminde Şiraz’dan Persepolis’e direkt otobüs kaldırılırmış. Bugün ise turistler zorlukla ve kendi olanaklarıyla ancak bu antik kente ulaşabiliyor.


 


 

14 Mayıs 2016 Cumartesi

Kaşif ve Gezgin

Piri Reis


Doğum tarihi bilinmemektedir. 155 i’te Kanuni tarufmdan boynu vurdurulmuştur. Denizcilik ve coğrafya alanındaki eserleriyle ünlüdür.


Piri Reis, gemiciliğe beşledikten eonre Akdenizli* İren ysmnı dolsstı. Yeninde vnlır tığı Kemel Rele, korsanlığı bırakıp devlet hlımetlne geçince Plrt Reis de onu İsledi II. Beyeıld devrindeki denli eeveylertnde Un yepmeye başladı, Yavuz Selim ve ksnunl Süleyman semenlerindeki denli savaşlarına da katıldı Pir silrft Barbaros’la çalıştı 1531 ‘do Mısır Donanmaeı Kumandanı oldu. 3t parça gtml ila Suvaya’tan kalkarak Kı zıldenls’l geçip Basra körfeslne açıldı Arabistan yarımadasındaki Aden kelesini aldı Fakat stratejik Önemi bulunen Hürmüş adasını, ede helkının verdiği kıymetli hediyeler yüzünden, zaptetmedi Portekiz donanmasıyla de eeveşmeyıp î gemi ve ganimet terle Mıeır’e dündü ve bu hettlerını heyetiyle ödedi Plrt Rele’ln. Akdeniz’in butun sahillerini anlatan Kitabı Bahrlyye adlı cogrelys kitabı ve değerli bir atlası vardır.


Nicolas Appert


Fransız ticaret adamı ve mucidi 1752’de Chülonssur-Mame’da (Fransa) doğdu, lMl’de Mnssy’de (Fransa) öldü.


Besin konserveleri sanayisinin öncüsüdür. Bugün bütün dünyada o keder gallfmie bulunan beeln konserveleri aanayll, 1790 yıllarınn doğru Paris’te şekercilik yapmakta olan Nicolas Apperte çok saylar borçludur. Zira Appert çok sıkı kepeli kaplara konarak hlt süre kaynatılan besin maddelerinin içindeki mayelerın sıcaklık etkisiyle yok edilebileceğini düşünmüştü mayaları alınmış bu yiyecekler, uzun süre bozulmadan yanabilecek dununda kalabilirdi. Hemen deneye girişen Appert hava almayacak şekilde sımsıkı kapanığı cam kavanozlara meyve, hattâ süt gibi besinleri koydu vs bunları su dolu hlr kabın içinde tutarak kaynattı vo umduğu sonucu aldı Aylar soma Appertin hamle dığı konservelerle uzun bir eslere çıkan gemiciler, kış ortasında, llkbahaı sebzelerini lezzetla yediklerini söylediler


Branly


Édouard Branly Fransız öğretmeni ve fizikçisi, 1844’te Amiens’de (Fransa) doğdu, 1940’ta Paris’te öldü.


Branly borusu diye de anılan ilk telsiz telgraf alıcısını gerçekleşleştirdi. Paris’teki Katolik Enstitüsü’ndekl laboratuvarında. Profesör Branly on beş yıldan beri aynı konu üzerinde sürekli bir şekilde deneyler yapmaktaydı. İçine maden talaşı doldurulmuş ve İki ucu madeni birer kapakla kapatılmış ince cam tüpten, biraz ötede bir kıvılcım çaktırıldığı zaman akım geçiyordu. 1890 yılında bir gün, asistanının da yardımıyla Branly, kesin bir deneye girişti: Asistan, kıvılcımı bir başka binada çaktırdı. Gayet tabii, arada birçok duvar vardı. Buna rağmen İçinde maden talaşı bulunan tüp, elektrik akımını aldı. Telsiz telgraf işaretlerini almaya yarayan ve ileride Marconi tarafından uzağa yayın deneylerinde kullanılacak olan âlet bu şekilde gerçekleşmiş oluyordu. Branly, sâkin ve mutlu bir halde evine döndü ve yorgunluğunu gidermek üzere öğrencilerinin çözmeleri için birkaç problem hazırlamaya koyuldu.


 


 


 

7 Mayıs 2016 Cumartesi

İstanbul’un Bir Kanadı “Anadoluhisarı”

Tarihi İstanbul’un görülmesi gerekli olduğunu düşündüğüm ve engine bir tarihe sahip olan Anadolu hisarı hakkında derin bilgileri özetleyerek sizlere sunduğum bu yazımı umarım beğenirsiniz.


İstanbul Boğazı ile Göksu (Aretas) Deresi’nin Boğaz’a karıştığı yedi dönümlük, denize doğru uzanan alanda bulunan bu kale çevreye ismini vermiştir. Anadoluhisarı, ileri bir karakol olarak Yıldırım Beyazıt tarafından 1395 yılında yaptırılmıştır. Kalenin bulunduğu alanda yapılan araştırmalarda daha eskiye yönelik kalıntılara rastlanmamıştır.


Yıldırım Beyazıt’ın bu kaleyi yaptırmasındaki amaç Boğaz geçişlerini kontrol altına almak ve Göksu Vadisi’ne girişi de önlemek idi. Nişancı Mehmet Paşa tarihinde Güzelcehisar olarak ismi geçen bu kaleye Gözlücehisar ismi de yakıştırılmıştır. Nişancı Mehmet Paşa tarihinde kalenin yapım tarihi 1394–1395 olarak belirtilmiştir. Fatih Sultan Mehmet dönemi tarihçilerinden Tursun Bey buradan Yenihisar veya Yenicehisar olarak söz etmiştir. Hoca Sadettin Efendi de buraya Akçahisar olarak değinmiştir. Aşıkpaşazâde tarihinde bu kalenin yapılışı ile ilgili bilgiler bulunmaktadır:


“Yıldırım Beyazıt, Kocaeli’nden geçerek, İstanbul’a doğru geldi (1390–91) ve Şile Kalesini alan Yahşi Bey’i gönderdi. Sultan Boğazkesen üzerinde Güzelce Hisar adlı bir şato yaptırdı.”


Yıldırım Beyazıt ile Timur arasında 1402’de yapılan Ankara Savaşı’ndan sonra kale Osmanlı yönetiminde kalmıştır. Bu dönemde Osmanlı Beyliği dağılma aşamasına geldiğinden Süleyman Çelebi Bizans’ın desteğini sağlamak amacı ile İstanbul’a yakın olan Kartal, Pendik gibi yerler Bizans’a geri verilmiş, ancak kalenin bu dönemdeki durumu bilinmemektedir. Bazı kaynaklarda Süleyman Çelebi’nin bir süre burada kaldığı da belirtilmektedir.


Fatih Sultan Mehmet Rumelihisarı’nı yaptırırken Anadoluhisarı’nın çevresini de bir Hisarpeçe ile çevirmiştir. Bu duvarın arkasına yerleştirilen toplar ile de Boğaz’dan geçen gemilere gerektiğinde ateş açılması sağlanmıştır.


İstanbul’un fethinden sonra bu kalenin işlevi bitmiş ve bir süre suçlu Yeniçeriler için hapishane olarak kullanılmıştır. XVII.-XVIII. yüzyıllarda bir süre Boğaz’a yönelik kazak akınlarının önlenmesinde kullanılmış, daha sonra Boğaz girişindeki kale ve istihkâmların yapılması ile de önemini yitirmiştir.


XVI. yüzyılda hisar ve çevresinde görevli askerlerin ve ailelerin yerleşmesi ile burası küçük bir mahalle konumuna gelmiştir. Fatih Sultan Mehmet döneminde hisarın önüne küçük bir mescit yapılmış ve burası Anadoluhisarı Mescidi Mahallesi ismi ile eski kayıtlara geçmiştir.


 


Evliya Çelebi burada 1080 ev, 7 mektep, 20 dükkân, namazgâh ve mescitten oluşan bir mahalle olduğunu ve Üsküdar Subaşılığı’nın kontrolünde bulunduğunu yazmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun sonlarına doğru hisarın etrafı yalı ve saraylarla doldurulmuştur.


Anadoluhisarı Osmanlı mimarisinde kale mimarisine göre yapılmıştır. İlk yapımında kare planlı bir kule ve bunu çevreleyen duvarlardan meydana gelmiştir. O dönemde kalenin bulunduğu yer kayalık bir burun olduğundan denizin sur duvarlarına kadar geldiği sanılmaktadır. Göksu Deresi’nin getirdiği alüvyonlar daha sonra arazi konumunu değiştirmiş, kalenin duvarlarının çevresi dolmuş ve kale iç kısımda kalmıştır.


Anadoluhisarı dört ayrı bölümden meydana gelmiştir. Bunlar Asıl Kale (İç Kale), İç Kale duvarı, Dış Kale duvarı ve Dış Kale duvarındaki kulelerdir. Asıl Kale bazı yerlerde toprakla düzleştirilerek kayalık üzerine oturtulmuştur. Kare planlı ve oldukça yüksek bir yapıya sahiptir. Duvarların üzerindeki kirişlere ait çukurlardan kalenin üç katlı bir şato görünümünde olduğu anlaşılmaktadır. Üst örtüsünün ne şekilde olduğu tam olarak anlaşılamamıştır. Melling’in gravürleri ile Pertusier Atlası’nda kurşun örtülü sivri külahlı olduğu görülmektedir. İstanbul’a 1830 yılında gelen Thomas Allom’un gravürlerinde ise hisar çatısız olarak görülmektedir. Bu da gösteriyor ki, kalenin külahı 1830 yılından önce yıkılmıştır.


Kalenin taş blok ve tuğlalardan oluşmuş duvar kalınlığı 2–3 m. arasında değişmektedir. Buraya yapılacak muhtemel bir saldırının kuzeyden gelme olasılığı göz önünde bulundurularak bu yöndeki duvarlar daha kalın tutulmuştur. Giriş İç Kale duvarından birinci kata atılan asma bir köprü ile sağlanmıştır. Ayrıca batı duvarlarına oyulan taş merdivenlerle zemine, ahşap merdivenlerle de üst katlara geçiş sağlanmıştır. Sonraki yıllarda bu giriş değiştirilmiş, kalenin güney-batı duvarlarına yeni bir kapı açılmıştır. Kalenin üst katında mazgallar ve istihkâm siperleri bulunmaktadır. Sur duvarlarını içeriden 1,5 m. genişliğinde bir yol çepeçevre dolaşmaktadır. İç Kale duvarları 2–3 m. kalınlığında olup, kuzey-batı ve kuzey-doğu köşelerinden Asıl Kale’ye bağlanmaktadır. Ayrıca mazgallı duvarların köşelerine de dörder nöbetçi kulesi yerleştirilmiştir.


İç Kale’den sonra yapılmış olan Dış Kale duvarları tamamen kesme ve moloz taştan yapılmıştır. Duvar örgü sistemini büyük taş dizilerinin aralarına dizilen küçük taşlar oluşturmuştur. İç Kale duvarlarına göre daha ince olan Dış Kale duvarları İç Kale’ye güney-doğu ve kuzey-doğu köşelerinden bağlanmıştır. Mazgallı korkuluklarla sonuçlanan Dış Kale duvarlarının üç köşesine de silindirik, yarım yuvarlak ve at nalı biçiminde üç kule yerleştirilmiştir.


Dış Kale duvarlarında bulunan kuleler kendi aralarında at nalı, yarım yuvarlak ve silindirik olmak üzere üç tanedir. At nalı şeklindeki kulelerin çapı 4.75 m. olup, kalınlığı 2 m. dir. Büyük olasılıkla denizi kontrol altında tuttuğundan ötürü de bu duvarlara mazgallar yerleştirilmiştir. Buna benzer olan yarım yuvarlak kule 7,5 m. çapında olup, ahşap kirişlerle dört kata ayrılmıştır. Ahşap merdivenlerin birbirine bağladığı katlarda mazgal delikleri, iç kısımlarda ise dikdörtgen ve yarım daire şeklinde kapı ve pencere izleri görülmektedir. Bu kulelerin eteklerinde taş tuğla sıraları ile aralarındaki balık kılçığı biçiminde tuğla örgüler dikkati çekmektedir. Surun kuzey köşesinde kayalık tepe üzerinde bulunan mazgallı, silindirik kule ise 6 m. çapında ve üç katlıdır.


Cumhuriyetin ilanından sonra Anadoluhisarı İstanbul Belediyesi tarafından onarılmış, bu arada ortasından geçirilen Üsküdar-Beykoz karayolu kalenin bir bölümünün yıkılmasına ve özelliğini kısmen de olsa yitirmesine neden olmuştur. Bu yol yapımı sırasında çevresindeki kaleye bitişik evler kamulaştırılarak yıkılmış ve kalenin kalan kısımlarının ortaya çıkması sağlanmıştır.


Günümüzde Kültür ve Turizm Bakanlığı yönetimindeki Hisarlar Müzesi Müdürlüğü’ne bağlıdır. Bakanlık tarafından 1992–1993 yıllarında acil onarımları yapılmıştır.