29 Şubat 2016 Pazartesi

Kâşif, Gezgin, Araştırmacı, Meraklı, Maceraperest Üçlü

Norbert Casteret


Fransız mağara uzmanı olan Nobert Casteret, 1897’de Saint-Martory’de (Fransa) doğdu. Yer altında yaptığı keşifler, mağarabilimin (speleoloji) halk arasında büyük ilgi görmesine yol açtı.


Tıpkı Rahip Breuil gibi, Norbert Casteret de önce yeraltı oyuklarını ve mağaralarını keşfetmek ve buralarda incelemeler yapmakla işe başladı. Bu konuda yazdığı eserler birçok kişinin ilgisini çekti. Norbert Casteret araştırmalarını karısı ve çocuklarıyla birlikte yürütüyordu. Bu harika aile ekibi, binlerce mağarayı ve yeraltı nehrini ortaya çıkardı. Ayrıca buralarda tarihöncesine ait birçok zengin kalıntıyı buldu. Casteret, Friuato çukuru gibi Afrika’nın Orta Atlaslardaki en derin çukuruyla Fransa’nın Martel, Henne – Morte ve Pierre-Saint-Martin çukurlarına inmiş bir araştırıcıdır. Pirene dağlarındaki Perdido tepesinde bulunan dünyanın buzlarla kaplı en yüksek mağaralarını yine Norbert Casteret ortaya çıkarmıştır. Ünlü mağara uzmanı, araştırmalarını ve keşiflerini anlatan birçok eser yazmıştır.


Haroun Tazieff


Belçikalı Jeolog. 1914’te Varşova’da (Polonya) doğdu. Vülkanolojiyi (yanardağ bilim) geliştirdi. Araştırma gezileri sırasında ilginç filimler çekti.


Tazieff’in yaptığı incelemeler sayesinde yanardağ eteklerinde yaşayan insan kitleleri, en korkunç püskürmeleri bile önceden haber alarak bu tehlikeden kurtulabileceklerdir. Aynı zamanda mükemmel bir sporcu olan bu bilgin, korku nedir bilmeyen bir adamdır. Bir defasında Orta Amerika’daki püskürme hâlinde bulunan izalco yanardağının kraterine inmek cesaretini göstermişti. Ama burada çok duramayıp geri dönmek zorunda kaldı. Çünkü ayakkabılarının kalın kauçuk tabanlarına rağmen ayaklarının altı az kalsın yanıyordu. Tazieff ile teknisyenlerden kurulu ekibi kraterden çıkıp püskürme alanından henüz uzaklaşmışlardı ki dağ, korkunç bir patlama ile sarsıldı… Kraterden fışkıran Iavlar ve dışıklar uzaklara kadar saçıldı… Tazieff, bu keşif gezileri sırasında «Ateşli Dağlar», Yasak Volkan gibi belge filimler çekti.


Doktor William Beebe


Amerikalı tabiat bilgini ve kâşiftir. 1877’de New York’ta (Amerika) doğdu, 1962’de Trinidad’da (Antiller) öldü.


Batisferiyle denizler altında araştırmalar yaptı. Batisfer, madenden yapılmış her tarafı kapalı ve içi boş bir büyük küredir. Çeperinin kalınlığı 3 cm. olan bu kürenin çapı 1 metre 45 cm. dir. İçinde bir insan ayakta duramaz. Batisferin ağırlığı ise iki tondan fazladır. Çelik bir kabloyla yukarıdaki gemiye asılı olan batisferle ilk defa 1932 yılının eylül ayında Doktor William Beebe ve yardımcısı Jocelyn Crane, deniz altına ilk dalışlarını yaptılar. Kürenin içinde karşı karşıya oturan iki adam, 660 metre derinliğe kadar indiler ve batisferin üç lombozundan, buralarda yaşayan hayvan ve bitkileri gözetlediler, onların fotoğraflarını çektiler. Bu sâyede deniz diplerindeki bilinmeyen türde canlıların tespiti mümkün olmuştur. 1934’te Bermuda adaları yakınında batisferle 923 metre derinliğe kadar inen Doktor William Beebe, bu rekoru tam yirmi yıl elinde tuttu.


 


 


 

Bir Yazar, Biri Türk Olan İki Matbaacının Hayatı

 


Senefelder


Aloys Senefelder, Çek yazarı ve mucidi. 1771’de Prag’da (Çekoslovakya) doğdu, 1834’te Münih’te (Almanya) öldü.


Taş baskı usulünü icat etti. Tiyatro eserleri yazan Aloys Senefelder, bu eserleri kendisi yayımlayacak kadar zengin değildi. Bu nedenle yazdıklarını kendisi basmaya karar verdi. O devirdeki teknikle baskı çok pahalıya mal olduğu İçin başka baskı sistemleri aramaya girişti. 1800 yıllarına doğru Senefelder, Bavyera taş ocaklarından çıkarılmış bir kalker taşını kullanarak metinlerin kopyasını bunun üstüne geçirmeyi tasarladı. Kalın bir kalemle kalker taşının düz yüzeyine metinlerini kazıma suretiyle yazdı, daha sonra kalker taşının bu yazılı yüzeyine asit dökerek hafif kabartmalı bir metin kalıbı elde etti, Bu kabartma metin kalıbıyla yazar, eserini Gutenberg veya Stanhope tipi bir baskı makinesinde birçok defa basabiliyordu. Bu şekilde, taş baskı denilen ve artık günümüzde seyrek olarak kullanılan bir baskı sistemi doğmuştur.


Koenig


Friedrich Koenig, Londra’da yerleşmiş Alman matbaacısı, 1774’te Eisleben’de (Almanya) doğdu, İ’833’te Würzburg (Almanya) yakınında öldü.


İlk mekanik baskı makinesini icat etti. Stanhope’un baskı makinesi elle çalışıyordu. Bu makinede dizilen cümleleri elle mürekkeplemek, kâğıt tabakalarını elle yerleştirmek ve yine elle bunları sıkıştırmak gerekiyordu. 1810 yıllarına doğru Koenig, henüz baskı yapılacak kâğıdı, hareket eden bir silindir üzerine sarmayı ve dizilen cümleleri, silindirin altında yer değiştiren düz bir levha üzerine yerleştirmeyi tasarladı. Silindirin her gidiş gelişinde, dizilmiş cümleler mürekkepleniyor ve yaydan kâğıdın üstünde sıkışarak basımı sağlıyordu. Wat’in buharlı makinesiyle beraber ve onunla aynı hızda çalışan bu baskı makinesi, eskisine göre muazzam bir sürat sağlıyordu. Artık saatte 1 000 tanelik baskıya ertşileblliyordu. 1785 yılında kurulan meşhur Times gazetesi. İlk olarak bu hızlı baskı usu lüyle çıkardıldı. 1814 yılından itibaren de, Koenig sayesinde büyük basın doğuyordu


İbrahim Müteferrika


Türk matbaacısı, 1674’te Macaristan’da doğdu, 1745’te İstanbul’da öldü. Türkiye’de, 1726 yılında ilk defa matbaayı kurdu ve ilk kitapları bastı. Yalova’da bir kâğıt fabrikası da yaptırdı.


İbrahim Müteferrika aslen Macardır. 18 yaşında İken Türklere esir düştü ve İstanbul’a getirildi. Müslümanlığı kabul etti. Zeki ve bilgili bir kişiydi. Türklüğü ve müslü-manlığı öven «Risalel islâmiye» adlı bir kitap yazdı. Bu kitap, Damat Nevşehirli İbrahim Paşa’nın onu korumasına sebep oldu. İbrahim Müteferrika. Paris’ten dönen Said Mehmed Efendi İle tanıştı ve birlikte kitap basmak için sadrazâma başvurdular. Dini olmayan kitapları basmanın şeriata aykırı olmadığına dair bir de fetva aldılar. Viya-na’dan ustalar getirttiler ve ilk kitabı bastılar. Bu, büyük bir ilgiyle karşılandı ve başka kitaplar da bastılar. 1730 İsyanı, matbaanın kapanmasına yol açtı. Fakat I. Mahmud duruma hâkim olunca İbrahim Müteferrika tekrar kitap basmaya devam etti.


 

2 Şubat 2016 Salı

Ayaklarıma Kara Sularını İndirdin İstanbul

Ucu bucağı gezmekle bitmeyecek bir şehirde yaşıyorum. Güzel ülkemin en modern ve şüphesiz en gelişmiş şehri. Bu sahiplenişim altında burada yaşıyor olmam ve aynı zamanda şehrin popülerliğine verebiliriz.


Gezilmesi gereken o kadar mekan o kadar tarihi yer var ki sanki her adımda bir yeni bir şey keşfediyorsunuz. Hal böyle olunca insanın içine ciddi meraklar uyandırıyor. Çok değerli bir arkadaşımla geçtiğimiz günlerde bir yürüyüş yapalım dedik. Havanın soğukluğuna aldırmadan çıktığımız bu yolculukta taksimden başladık. Belki hızlı bir başlangıç yapmış olabiliriz ama yine de çok sevdiğim yerlerden biridir Beyoğlu.


Meşhur Nevizade Gecelerinden yola çıkarak belki turumuzu burada sonlandırabilirdik ama o yorgunlukla değil eğlenecek için bir enerjiye konuşacak mecalimizin kalmayacağını umarak kendimi motive ediyorum. Pişman değilim yani.


Taksimde İstiklal Caddesinden yürürken sağlı sollu dizilmiş mağaza ve restoranlar, soğuk olmasına rağmen bizim gibi çılgın birçok insan bir kısmı bizle aynı seyir izlerken kimileri tam tersi istikametimizde yol alıyorlar… Ve belli başlı köşelerde konaklamış helal kazanç sembolizeleri kestaneciler. Ben bu şehri çok seviyorum işte…


Cadde ve Tüneli geçtikten sonra biraz daha sakinleyen yürüyüş yoluyla Kabataş’a doğru iniyoruz. Ve nihayet burnumuza denizin kokusu rüzgârla ulaştığı an yüzümüzde bir tebessüm oluşuyor. Daha önce hiç gitmediğimiz bu yerleri keşfederken her ne kadar İstanbullu olsak da kaybolma hisside içten içe bizi kemiriyordu.. Belki de tebessümümüz sebebi doğru yolda hedefimize ulaşmamızdandır… Yolculuğumuz Beşiktaş’a doğru devam edecek… Orda yaşadığımız bir olayı daha detaylı anlatacağım yazımı sizlere en kısa zamanda derleyip sunmayı planlıyorum… İstanbul’u gezin.. Heyecanı seviyorsanız, İstanbul’u da seveceksiniz…